Kızıl Güneş

“Kete vaaar!

Gevrek vaar!

Susamlı yağlı halka vaaar!

Bol küncülü, pamuk gibi, baylaaar!

Şakir Usta’nın gülleri bunlaaar!”

Çok yakınında değilseniz eğer, bir simitçiyi “Simit” diye bağırırken duymanız gerçekten zordur. Bağırmadıklarından değil… Ünsüz harflerle bağırabilmenin imkânsızlığından… Duyabildiğiniz tek ses, gırtlak nağmeleri eklenmiş ünlü harflerdir. Gülümsetir. Sıbyan mektebine henüz başlamamış yahut yeni başlamış çocukların, taklidini en sevdiğinden…

* * *

Şakir Usta, yeni başlayanlara yirmi simit verir, satış durumuna göre günden güne artırırdı sayıyı. Fırıncı Şakir Usta…

En usta simitçi Sedat’tı. Şakir Usta’nın gözdesi… En eski ve en tecrübelimiz… Günde iki yüz adet satış, sıradan bir sayıydı onun için. Üst limit, Sedat’tı yani… Onun ulaştığı satış rakamlarına ulaşabilmek hepimizin hayaliydi.

Sesi güzeldi Sedat’ın. İyi bağırır, kimin simit alacağını gözünden okurdu adeta. Kahvede çay içenlerin ufak bir işaretiyle simidi masalarının üzerine koyar, beline bağladığı para kesesini karıştırırken başka masalara bakar, onlara da simit yetiştirirdi.

Sabah dükkânını yeni açan esnafdan “Siftah yapmadılar.” diye ilk anda para almaz, paraları öğleden sonra toplardı. Hangi saatte, nerede çok satılır, bilirdi. Bir bakmışsın kasaphânede, salhanede (kesimhane), oto tamircilerinde, ılıcaya, kaplıcaya gidecek köy otobüslerinde, buğday pazarında, hayvan pazarı kastedilen mal pazarında, okul girişleri, sinema çıkışlarında…

Bir Sedat yoktu, on Sedat vardı sanki… Olsun. Çok satsın, çok kazansın. Çünkü ihtiyar ninesine de o bakıyormuş, onun dualarıyla her yere yetişiyormuş.

* * *

İlk simit satışım, ilkokul ikinci sınıfa geçtiğim senenin yaz mevsimiydi. Kucağımdaki tablada yirmi simitle birlikte fırından ayrıldığımda, Ulu Cami cemaati sabah namazından yeni çıkıyordu. Ortalık ağarmaya başlamıştı. Polis karakolu, taksi durakları, sabahçı kahveleri ve camii çayhanelerini fır döndükten sonra mahalle ve sokak aralarına daldım.

Henüz Sümerbank bez fabrikasının 07.00 giriş borusu ötmemişti. Manifaturacılar Çarşısı’nın kepenkleri hışırtılı bir şekilde kalkmamıştı. İstasyon Caddesi faytoncularının atları, “Şakıdık şakıdık” sesleri çıkararak, bir güzel tempo ile asfalt yollara düşmemişlerdi… Ben, olanca sesimle gerinerek, biraz da  sempatik olsun diye güzel nağmelerle bağırıyordum. Şirin ilçemizde, simitçi nasıl olur cümle âleme göstermeliydim.

“Kete vaaar!

Gevrek vaar!

Susamlı yağlı halka vaaar!

Bol küncülü, pamuk gibi, baylaaar!

Şakir Usta’nın gülleri bunlaaar!”

Seherde, sesimden tüm mahalle çınlıyordu. Mezarlık duvarına çarparak geri gelen yankı, bana haz veriyordu. İlk gün şehir merkezinden mahalleye dalışımda, zamanlama hatası yapmıştım. “Anne bana simit al!” diye nazlanarak ağlaşan çocuklar henüz uyanmamışlardı. Çerkez Mahallesindeki faytoncu babalar, koşmak için sabırsızlıkla tepinen, kişneyen atları tımar edip  koşumlarını bağlamamışlar; hanımları kahvaltı çayı için cumbalı evlerinin panjurlu, güneşi kabul eden pencerelerinde, tülbentleriyle yüzlerini gizleyerek simitçinin geçmesini bekleşmiyorlardı. Bir alışta beş simit birden alıyorlardı. Bazen de on…

Sarıtopallı’ya, meraya inekleri doyurmaya götüren sürü çobanı, ‘‘Hooo, hooo, hooo!’’ diye bağırarak meydana daha çıkmamıştı. Sadece Altıparmak gece bekçisinin düdüğünün sesi kesilmişti. Sevinç ve süratle şehrin tüm mahallelerini dolaşmıştım. Hatta anam izin vermediği için gidemediğim ama merak ettiğim ücra köşelere, sapa sokaklara bile gitmiştim…

Artık simitçi oldum ya… Para kazanıyorum ya… Küçük adam oldum ya…  Benim de bir mesleğim var ya… Sokakta yaramaz çocuklar gibi değil, para kazanan kocaman adamlar gibi sağa sola bakınmadan goddiş goddiş yürüyebilirdim.

Öğlen olmadan simitleri bitirdim. Anaparayı Şakir Usta’ya, elde ettiğim kârı kalp hastası anacığıma teslim ettim. Başındaki tülbentinin kelebeğine düğümledi. Çok yorulmuştum. Nasıl yorulmayayım? Hemen hemen mahallelerin tamamı adım adım ayağımın altından, akıp gitmişti. Sedirin üzerine uzandım. Güneşin ve yorgunluğun etkisiyle uyuyakalmışım. Korku filmleri türü peş peşe rüyalar gördüm. Çamura dökülen, kaçırılan ve çalınan simitler… Zorla elimden alınan paralar… Dövülmeler, sövülmeler, kovulmalar… Haşarı, çakal çocukların simit kaçırmak için peşime düşmeleri… Hep karman çorman rüyalarla uğraştım…

Uyandığımda kan ter içinde kalmışım. Pencereye baktım. Ufuk kıpkızıl. Güneşin tamamı dünyanın öbür ucundan kurtuldu, kurtulacak… Etrafını kızıla boyamış. Yanına yaklaşma cesaretini gösteren pamuk yumağı bulutları da kızartmış, kiremit gibi. Yer yatakları toplanmış,  odada benden başka kimse kalmamış.  Babam işe gitmiş, anam ineklerin sabah sütünü sağıyor galiba. Ortalıkta görünmediğine göre…

– Anaaa!… Anaaa!… Kız ana! Beni niye uyandırmadın? Ben sana sabah ezanında uyandır, demedim mi?

Üzerimdeki örtüyü fırlattım. Atıldım sokağa ve olanca gücümle koşmaya başladım.  Şakir Usta’nın fırınına doğru…  Arkamdan güzel anam, gadın anam “Dur oğul, gitme oğul!” dese bile koşuyordum.

“Niçin erkenden kaldırmadın. Bu vakte kadar fırında simit de kalmamıştır, tabla da.”

Ben onlara sımsıkı tembihlemiştim, sabah namazına  durmadan beni kaldırın diye. Şimdi hafif ve yeni tabla kalmamıştır. Askısı kopuk, camı kırık ağır tablalar bana kalmıştır. Ağır tabla boynumu kesiyor. Eski gazete ile ipi kalınlaştırsam da fayda etmiyor, boynumu acıtıyor. Diğer simitçiler çokça simit alan zenginlerin, iyi giyimli güzel tıraşlı çocukların mahallelerine de gitmişlerdir. Faytoncular, sabahçı kahveleri, inzibat polisleri, gece bekçileri, gazeteci Rıza ve Eşref Amcalar çay simitlerini almışlardır. Gazete bayisi Eşref Amca bir aldı mı on tane birden alıyor. Koltuğunun altında gazete satan “tevzî (bayi) çocuklara” bedava dağıtıyor. Şimdi gitsem “Yine geç kaldın sevimli çocuk. Başkasından aldık artık.” diyecek.  Olsun. Ben de garaja gider, köy otobüslerinde satarım.”

Bir taraftan koşuyor, bir taraftan da bunları düşünüyordum. Ve ağlamaklı, ekilmiş, kandırılmış, unutulmuş, acınmış, ciddiye alınmamış bir hâldeydim. “Eh ana! Sen de benden yardım istersin! Şu çuvalı bir sırtla, şu sandığı bir omuzla, şu tencereyi  kucaklayıver,  uçumula bakkala gidiver.” dersin. “Ben de yerine getiririm ha!  Görürsün sen!”

Ben çarşıya doğru koşarken, insanlar grup grup mahalleye doğru geliyorlardı. Üzerlerine üçer beşer kişi oturmuş yaylı atlı arabalarla dönüşteydiler.  Bir an aklıma saati sormak geldi.

– Amca, saat kaç?

– Beş! Yani on yedi.

– Ne? Beş mi?

Çok ama çok şaşırmıştım. İnanamadım. Alnımdaki terimi silerek bir başkasına daha sordum.

– Amca, saatin var mı?

– Beşi beş geçiyor.

Bir kızıl güneşe,  bir de saati söyleyen adama baktım. Demek akşam güneş batmak üzereydi. Demek insanlar evlerine dönüyorlardı. “Sabahın yedisi, sekizi…” demelerini bekliyordum. Ve oracıkta çakılı kalakaldım.  Gitmek mi dönmek mi bir an karar veremedim. Batmak üzere olan güneşin kızıllığını, nasıl da sabah güneşi zannettim?

Ardımdan “Gel oğul, dön oğul, gitme oğul!” diye çağıran anamın yüzüne bakmamış, sitemimden cevap bile vermemiştim. Elimi yan ceplerime sokarak tıpış tıpış tekrar evimizin yolunu tuttum. Güzel anam, gadın anam, garip anam, hasta anamdan özür dilemek üzere.

Hikâye: Bekir Tuncer Salihoğlu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir