TİLKİ YAKTI

İki katlı konağın avlusu,  bir tarafı düzlenmiş kesme taşlarla örülüydü. Avluda birbirine boyundan bağlanan koyunlar, koşlanarak sağılır, çift kanatlı kapısından rahatça giren traktör ve diğer tarım aletleri muhafaza edilirdi. Harım adı verilen havlunun içinde hayvanlar için iki göz ahır, bir göz de, yaz kış yufka ekmek yapmak için ekmeklik vardı.  Tandır denen ocakta ekmek yapılır, çörek çekilir, bulgur kaynatılır, süt pişirilirdi.

Kapının girişinde, tandırda yakmak için düzenli dizilmiş büyükbaş hayvanların kurutulmuş dışkısı kemre, çuvallarda tezek, gür yanması için kuru yavşan otu, bir köşede de koyunun, zeytin görünümlü gığ adlı gübresi hüyülü, yığılı. Duvarında, gözer, kalbur, elek asılı. Anayla kızı, ocağın üzerine gerilmiş sac da yufka ekmek yaparlarken dertleşir, birbirlerine içini dökerlerdi.

            Ana, tezeği tutuşturmak için uğraşırken yüzünü duman bürür, yaşaran gözünü sildikten sonra ocağa eğilir bir daha üfürür. Canı burnunda… Bir türlü gürül gürül yanmayan ocağa mı, yoksa ocak bahane başka bir şeye mi kızgın? Kızına seslenir;

            – Sabahtan beri mılığın eğik, konuşmuyorsun. Bir şey mi anlatmak istiyorsun? Söyle, bu gün sende bir hal var. Niçin somurtur durursun?

            Hamur teknesinin içinde unla uğralanmış yumruk büyüklüğünde bezeleri birer birer alarak tekneye kapanmış sinitin üzerinde açar.  Anasının yüzüne bakmadan vücuduyla bastırarak, oklavayı hamurun üzerinde yuvarlayarak sürter,  içerlediği konuya gelir,  dokunaklı dokunaklı sitemle sorar.

            – Ana! Varlığım sizi sıkıyor mu? “Şu kız gitsin de nereye giderse gitsin, karaltısı kaybolsun…”  Diye mi düşünüyorsun? Bir kör boğaza bakamayacak kadar aciz misiniz?

            – O nasıl söz, öyle?

            – Tilkici’nin gönderdiği dünürcüleri niye içeri aldın ya?

– Kapıda göründüler, geldiklerinin sebebini söylemediler ilkin. İçeri girdiklerinde, çay içerken niyetlerini açıkladılar.

– Kala kala, Tilkici’nin oğluna mı kaldım?  Beni ona layık gördün? Tilkici’nin oğluna varacak kadar öksüz, sahipsiz miyim?

– Gelen misafirlere “kalkın gidin” denir mi?

– Âlem,  onların dünürcülerini içeri almadı ya! Sen niye aldın? “Tilkici’nin oğluna verecek kız yok bizde,” diyemedin mi? Bu kadar mı bıktınız gölgemden?

– El âlem kapıda çevirebilir, ben kapıma gelmiş Tanrı misafirini ters geri edemem. Niyetini öğrenir, münasip bir dille olmayacağını bir temsille söylerim. Her bir şeyin yolu yordamı var.

– Ana! Şunu iyice kafana koy, sakın iki bardak çay sundum diye ona meylettiğimi sanmasınlar. Tilkici’nin lekesini ben alnıma sürmem, doğacak çocuklarıma “Tilkici’nin torunları” dedirtmem. Bu köyün kızları onlara gelin gitmez. Hangi köyden bulursa bulsunlar. Bizi ırgalamaz. Yüze çalınmış karayı kim taşırsa taşısın. Katran karasından beter anam o leke. Soy soy, boy boy gider de gider.

– Tilkici bir günah işlemişse oğlunun ne günahı var? Bir babanın günahını oğlu çeker mi?

– Çeker! Oğlunu, torununu, karısını, kızını düşünen baba, günah işlemez. Aklı başındaki baba, yakınlarının ibiğini yere eğdirmez. Yüzünü düşürmez. Kendi bacağından asılan ölmüş leşin kokusu koca köyü berbat eder.

Ekmek açmayı bıraktı, üzerindeki unu, uğrayı çırptı. Şahadet parmağını anasının üzerine saplar gibi kararlı tutarak;

– Bak ana! Şunu bilmiş ol ki, bir daha onlar gelir, kapımızdan içeri adım atarlarsa beni istemeye; sen de içeri almaya niyetlenirsen, alır başımı giderim. Benim kızım vardı da kayboldu diye peşime düşme. Unut beni! Kala kala Tilkici’nin oğluna mı kaldım? Biçerdöver ardında Urfa’lara, Adana’lara giden babama da söylersin bu söylediklerimi. Bir daha da bu konuyu açmazsan iyi olur. Babam burada yok diye yetim sanmasınlar.

                                                   ***

Köye geldiğim ilk gün Tilkicilerin Kartalkaya’daki harman yerine gitmiştik dayıoğluyla… Unutamayacağım bir yaz tatili geçirecekmişim bu yaz, öyle söyledi.  Aklında neler varsa? Mihmandarım o benim. Kılavuzum… 

Niye Tilkici, dedim? Köylü ona Dilkici diyor kendi şivesiyle. Dilkicinin oğlu… Dilkicinin avradı… 

Adı Murtaza.  Murtaza Emmi derlermiş! Adı Tilkici olmadan. Murtaza Ağa’nın, İstanbul’da turistlerin “Grand Bazaar” dedikleri Kapalı Çarşı’da bir arkadaşı varmış. Asker arkadaşı… 

El dokuması halı, kilim, antika buluntu, çalıntı… Milattan önceden kalma tarihi eserler, Bizanslıların eşyaları, Selçuklu’dan kalma sikkeler, Osmanlı’dan kalma paralar, altınlar… Eskiye ait ne varsa alıyor, Türkiye’yi seven turistlere satıyormuş. Bir gün Murtaza Emmi’yi aramış, demiş ki:

– Sizin oralarda tilki çok olur. Bana bulabildiğin kadar tilki derisi getir. Buranın sosyetik karıları montlarının omuzlarına, boyunlarına diktiriyorlar, hava atıp caka satıyorlar. Parada, sayıda sınır yok. Deri getir, para götür. Getir getirebildiğin kadar. Murtaza paranın kum gibi olduğu İstanbullu arkadaşından bir ışık gördü ya, durur mu? Şehre inmiş, Veterinerden, tilkileri öldürecek ilacın en iyisinin adını öğrenmiş. Ziraat ilaçları satan dükkândan bir küren zehir ilaç almış, gelmiş. Köyde ne kadar tilki yuvası varsa; zehiri, ekmek ve tavuk etine karıştırarak önlerine koymuş. İlacı yiyen tilki çelermiş. Gözleri belermiş, cansız yığılmış kalmış. Murtaza Emmi, ertesi gün eliyle koymuş gibi bütün tilkileri toplamış, karınlarını deşmiş, içine saman basmış. Doğru İstanbul…

Köyde zehirlemedik tilki bırakmamış nerdeyse. Tilkileri zehirlerken zehirli eti yiyen uçan, kaçan başka hayvanlar da zıbarıyormuş. Keklik, yılan, çıyan gibi…

Böyle çuval dolusu birkaç sefer yapmış Kapalı Çarşı’ya. Sonra tilkinin nesli tükenince, “çektiğim zahmeti kurtarmıyor,” diye bırakmış. O yıldan beri Tilkici’nin adını bilen yok. Adıyla seslenmezlermiş çünkü. Tilkici geldi, Tilkici gitti… Adı, sanı da oradan geliyormuş. Lakap, cuk oturmuş, kalmış. 

Dayıoğlu, Tilkici’nin küçük ve ortanca oğluyla beni tanıştırdı. Benim hakkımda onlara, onların hakkında bana gerekli malumatı aktardı. Babaları her ikisini de harman yerini beklesin diye bırakmış, sap getirmeye gitmiş. Bekçi olarak…

Tilkici’nin küçük oğlu ve ağabeyi bizi görünce gofalanmaya, kostak kostak yürümeye, çokbilmiş tavırlarla hünerlerini göstermeye başladılar. Tam zamanında gelmişim eğlencenin ortasına…

Ekinleri dağlık bölgedeymiş,  tepenin yamacında, kayaların üzerinde.  Arazi meyilli olduğu için biçerdöver ekini biçmemiş, biçerci oraya kadar çıkamam demiş. Zaten çıkması da mümkün değil, araç kesin yan yatar, devrilir.

 Harman yeri aşağılarda, düzlükte…  Kuzeyinde, üzeri açık, taşlarla çevrili U şeklinde gölgelik var. Gölgeliğin içinde de bir ocak… Pilav pişirmek için. Saka dediğimiz su fıçıları, testi ve güğümlerin üzeri örtülü duvara dayalıdır. Yemek pişirilecek, yağ, peynir, yufka ekmek, un, bulgur, yarma, mercimek gibi yemeklikler hayvan haşarattan, özellikle güneşten korunur, sıkı sıkıya örtülür kilim eskileriyle. Adına bastırık denir. Her evde muhakkak bastırık vardır, buzdolabı görevi gören.

Tilkici’nin büyük oğlu tedirginliğimi gideriyor;

– Şehirli! Buraların ıssız göründüğüne bakma. Güvenlidir. Hırsızlık, dövüş kavga, yol kesme, adam yaralama hiç olmaz. Şehirden daha güvenli… Kuvvetlice bağırsan, sesini komşu harmanlara duyurursun. Onlarla, makine, yemek, su, alet, edevat, ihtiyaçlarında yardımlaşırız. Çakmağımız, kibritimiz tükense bile onlardan ateş almaya gideriz. Harmanımız adamsızlıktan geç kalksa; imece usulü bize yardıma gelirler.

Harman, henüz yeni biçilmiş, öğütülmemiş, taneli saplarla doluydu.  Buğday sapından tepecik oluşmuştu. Tilkici Murtaza Emmiyle büyük oğlu, traktörle karşı tepenin ardındaki tarlalarından yeni biçilmiş sapları getirmeye gitmişler. Her gelişlerinde ilave kasasını söküyor, römorku boşaltıyor, rüzgâr savurmasın diye çiğniyorlar, üzerine ağırlık koyup gidiyorlarmış.

İki oğlu bizim yanımızda, karısı ve kızı evde. Akşam yayladan yorgun argın dönecek, ırgat gibi çalışan erlere yemek öğünü,  koyun kuzu emişmesini düzenleyerek, süt sağımı, yağ çekimi gibi hazırlıkları yapıyorlar. Yaz kış, ekim biçimde ailece çalışıyorlarmış, Tilkici’nin oğlu öyle anlatıyor.

            Saklambaç oynayalım, dediler. Şahadet parmağını ağzına götürerek:

            “Ooooo ene mene, engiş tane, lale kökü, dilber otu, tas tus engil mengil kıs,” dediler. Beni körebe yaptılar. Bir hile sezinledim ama neyse…  Yirmiye kadar birer, yüze kadar beşerden saydım. Gözlerimi açtım. Kimsecikler yok. Sapların tozu yakıcı olmasına rağmen altlarına gizlenerek üzerlerini örtmüşler. Gölgeliğe, zahire doldurulmuş çuvalların ardına bir çırpıda saklanmışlar.

– Seni gördüm, gölgelikten çık, seni gördüm sapların altındasın, kıpırdıyorsun, çık! İsimlerini tek tek saydıklarım çıktılar. Sonra saklanma sırası bana geldi. Oyun böyle devam edip gitti.

Yorulunca su içmek için gölgeliğe oradan da kuyu başına gittik. Bir helke su çıkardık. Çıkardığımız suyu yol ve izlerinden takip ederek tarla sıçanı, geleni deliklerine döktük. Kimi zaman tek, kimi zaman da iki sıçan birden çıktığı olurdu.

Tilkici’nin büyük oğlu, yuvasına su doldurduğumuz için boğulma tehlikesi yaşayan ve can havliyle çıkan geleniyi ensesinden yakaladı. Boynundan tutmazsa elini ısırırmış. Yakalamanın da bir ilmi, tekniği varmış. O, öyle diyor…

Boynuna ip bağladı, boş zeytinyağı kutusunu da ipin diğer ucuna.  Sıçan, kaçayım kurtulayım derken, araba yaptığımız oyuncağımızı da sürükleyip götürüyordu gülüşmelerimiz arasında toz yolda iz bırakarak.

            Kartalkayası’na çıkabileceğimizi söyledikten sonra kardeşine “sen harmanı bekle, gölgemiz iki misli olduğunda geliriz” dedi. Kardeşi, kabul etmedi, ağladı, zırladı, yerde tepindi, toza bulandı. Sonra o da geldi bizimle. Kayaya tırmandık. Biz tırmandıkça, önümüzden kuşlar uçtu. Değişik, değişik kır çiçekleri vardı. Belgesellerde gördüğümüz timsaha benzeyen kertenkeleler gördük değişik boylarda. En ufak bir tıkırtıdan kaçıyorlardı. Yakaladık, kuyruklarını kopardık. O kuyruklar kısa zamanda yerine geliyormuş. Tilkici’nin oğlu söyledi. En tepeye çıktığımızda Tilkici’nin oğlu eliyle koymuş gibi bir yuvadan dört yumurta aldı, bize gösterdi.

            – Bunlar kartal yumurtası. Bizim aldığımızı görürse ki şimdiye kadar görmüştür, üzerimizde döner. Yukarımıza, gökyüzüne dikkatlice bakınca gerçekten kartalı gördük, süzülüyordu. Sonra Tilkici, yumurtayı yere vurdu, daha tüylenmemiş minik minik yavrular vardı içinde.

            – Yazık değil mi? Niye kırdın? Dedim.

            – Biz kırmasak yılan yiyecekti, dedi. Yılan kuş yumurtalarını çok severmiş. Yılan kelimesi geçince üşüme geldi bana. Titredim. Korktum, diyemedim açıkça. Soğuk hayvan, nereden ne zaman çıkacağı belli olmaz, ayağımıza da sarılabilirdi.

            – Ben döneceğim, gidelim artık, dedim. Kabul ettiler.  Harman yerine döndük. Acıkmıştık iyice. Gölgelikten süzme yoğurt çıkardılar. Tepsiden daha derin, bakırdan, içi kalaylı tirki adı verilen kap içinde eritip, gevrek, kuru yufka ekmeği doğradılar, birkaç diş sarımsak ezdiler içine. Çalakaşık karnımızı doyurduk. Akşama pilav pişireceklermiş kuru soğan, ayranla çok iyi gider, diyorlardı. 

            Yemekten sonra, oyun ve eğlenceye devam ettik. Önce çukurundan iple karaböyü çıkardılar. Karaböyü diye siyah yaban örümceğine diyorduk. Haziran, Temmuz sıcağından saklanan akrepler taşların rutubetli altına gizlenirlerdi. Beş altı taş kaldırınca birinin altından akrep çıktı. Güneşin yangınlığından kaçan, serin taşın altına saklanan akreple karaböyüyü savaştırdılar. Biraz mücadeleden sonra akrep, son hamlesini yaptı: Kıvrım kıvrım kuyruğunun ucunda zor zamanlar için sakladığı zehrini örümceğin vücuduna boşalttı.   Sonra mı?

Akrebin etrafına daire halinde ateş yaktılar. “Bak gör şimdi ne olacak” dediler,  Edisonvari tavırla. Sabırla bekledik. Akrep ateş dairesinden çıkmak için hangi köşeye gitmişse çıkamadı. Ümidini yitirdiği anda kuyruğunu vücudunun üzerinden kaldırarak kendi kendini zehirledi. Tilkici’nin oğlu;

            – Akrep harakiri yaptı, dedi. Harakiri, düşmana teslim olmadan kendi kendini öldürmekmiş. Mesleğinde başarıya ulaşamayan veya savaşta düşman eline düşen Japonlarda harakiri yapmak normalmiş. Akrepten öğrenmişler. Tilkici’nin oğlu öyle diyor.

Köyümüzün uçsuz bucaksız arazilerinde doğru dürüst tilki kalmamış. Tilkici’nin oğlu uzaktan,  yuvasına kaçan bir tilki gösterdi bize.

            Sonra çok ilginç bir buluş bulmuş gibi keyiflenerek, tilkiye bir oyun yapacağının müjdesini verdi:

– Beni takip edin. Yuvasına duman salıp, tilki çıkaracağım, dedi.  Tilki çıkarmak, tilki yakalamak fikri hoşumuza gitti. Yakından hiç görmemiştim. Kurnaz hayvan olduğunu, kurtlara akıl verdiğini, ormanlar kralı aslanın pençesinden kurtuluşunu, kuyruğu boyundan uzun tilkinin tavukları kandırıp cülüklerini yediğini masal kitaplarında hep okuyorduk. Karga ile Tilki masalı gibi…

Nasıl yakalayacağının merakıyla hareketlerini takip ediyorduk.

            Yeraltına kıvrım kıvrım giden, bacağımız kalınlığında bir yuvanın başında bilmiş bilmiş durdu. Heyecanla:

            – İşte bir tilki yuvası…

                                                                                      ***

            Köyde doğmuş, köyde yürümüşüm. Yürümeye başladığım zaman babam, “Çocuklarımı mektebe göndermeden tarla tapanda, tozun toprağın içinde büyütemem” gerekçesiyle bizi göçürmüş. Temelli. Bir daha kararından vazgeçmemek, tekrar köye dönmemek üzere… Beş yaşlarındaydım. Ağabeyim ilkokulu yeni bitirmişti. Ortaokula yazılmak zorundaydı. Köyde orta lise olmadığı için şehre mecburen şehre göçmüştük.

            Köyümüzle bağlantımız hiç kopmadı. Çünkü dayılarım, amcalarım, teyzelerim hâlâ köydeydiler. Yaz tatilinde köye gider,  kırlarda dağlarda dayıoğlu, teyze oğlu amcaoğullarıyla gezer, oyunlar oynardık. · 

Unutamadığım, unutmaya kıyamadığım ve her hatırlayışımda özlem duyduğum çocukluğumun acısıyla tatlısıyla en güzel yıllarıydı. Kuzu güder, kuyudan su çeker, ata biner,  kırlardaki bitkilerden sakız kanatır, çiğnerdik.

            Köyümüz dağlık bir arazide, tepelerin eteğinde, kuytusunda kurulu. Yağmur, fırtına, doğabilecek sel salgınlarından korunmak için tepe siper yapılarak güneyine yerleşilmiş, atalarımız tarafından. Düşmanların ani saldırılarından korunmak için vadiye, görünür yere değil de yükseğe, sapa bir yere kurulması da hesap edilmiş olabilir.

Evlerin bacasından, damından bakınca aşağı yola, köye doğru gelen atlı,  arabalı,  eşek üzerinde binili kim varsa kolayca tanınır, bilinir. Kim geliyorsa gelmeden köyün içinde yankılanır. Çerçici, postacı, jandarma, vergi memuru da olsa… Demek ki eskiden muhtemel bir düşman saldırısı karşısında atlılar gelinceye kadar önlem alınırmış.

Daha da yükseklerde evler var. Ama orada oturan yok. Oraya da “Kale” deniyor. Kale’de ibadethane kalıntıları var. Kimileri kilise diyor, kimileri de havra. Dört tarafı ince sütunlu, kafesli çan asılan bir minare gibi düzeneği var. Minare kadar yüksek değil ama.  Çok çok eskiden, Anadolu’ya Müslümanlık yayılmadan, Bizanslar döneminde köyün yerleşim yeri orasıymış. Daha güvenli, havadar ve serin. Biz aşağıda yanarken güneşin alnında,  orası esiyor püfür püfür.

Dağ yamaçlarından kaynayan, kaynadıkça etrafını yeşillendiren, ağaçlandıran kaynak sularımız yok. İçinde serinleyeceğimiz, kaybolacağımız ormanımız da… Varsa da biz bilmiyoruz. Belki eskiden vardı da kese kese, yaka yaka tükettiler.

Ağaçsız memleket olur muymuş? Oluyor işte… Bizim köy… Bizim orası. Ayağımızı sokup serinleyeceğimiz, çimeceğimiz ırmağımız da yok. Dere, çeşme, kaynak gibi hayat veren kelimeler bizim köyün lügatinde yok. Irmak olmayınca ağaç da, yeşillik de olmuyor. Ağaç olmayınca bulut toplanmıyor, yağmur inmiyor. Yağmur olmayınca ekinler büyümüyor. Topraklar verimsiz, başaklar bodur kalıyor, boy atmıyor.

Boysuz, bodur, başağı boş olan ekinler, makinenin ağzına gelmiyor diye biçerciler bölgeye yanaşmıyor. Arazinin engebeli olması da cabası. Ekini bücür olan köylü bu marazları bildiği için tırnağı olan kendi başını kendisi kaşıyor. Kel başa şimşir tarak, nerede görülmüş?

Harman yeri, betonla dondurulmuş gibi sert, düz ve parlak olur. Kışın yağmur ve kar yağışından sonra toprak kabarmasın diye üzerinde koyun sürüsü gezdirilir, traktöre ezdirilir, at arabası dolaştırılır. Toprağında ot bitmez, Kenarlarında otlarla karışık tahıl bitkileri yükselir boylu boyunca. Harman yerinde rızık bol olduğu için kuşlar sürüyle orada uçuşur, tilkiler harmana yakın yerlere yuva yaparlar.

Tavşan ve tarla faresi gibi sıcağı seven canlılar öbek öbek başak yığınlarının içine gizlenir. Bir hışırtı duyduğunda ürker, önümüzden fırlar kaçarlar dağa doğru. Ön ayakları kısa olduğu için yukarı kaçmayı daha çok severler. Gökyüzünde süzülüp, ok hızıyla hışımla çullanan, pençeleriyle kendilerini gökyüzüne taşıyan ayaklarını yerden kesen, sonra yalçın kayalarda parçalayan, kartallardan çok korkarlar. Üzerlerine gelmekte olan can düşmanlarının kanat çırpma sesi ve kara gölgesinden yuvalarına kaçar, sap yığınlarının altına saklanırlar.

Kartallar hava akımından, sıcak havanın yukarı çıkmasından istifade ile uzun müddet havada, deniz üzerinde kayar gibi güç sarf etmeden daireler çizerek kalırlar.  Keskin gözleri ile yerdeki en ufak hareketlenmeyi ve kıpırtıyı görürler. Yılanın hışırtısını bile…

Harman yerinin yakınında su kuyusu illaki vardır. Kuyudan su çekilir merdaneye bağlı iple.  Su derinden çıktığı için çok değerlidir. Damlası zayi edilmez.  Yemekler pişirilir, hayvanlar sulanır, yol ayrımlarına konan musluklar su ile doldurulur. İnceldiği yerden kopan kendirle güğüm, kova, bakraç kuyuda kaybolurdu. Meraklı keçilerin kuyuya düştüğü haberi eksik olmazdı.

Gözün görebildiği bir alanda birbirlerine uzak aralarla en az üç ailenin harman yeri vardır.  Ya patos makinesinde zifiri yoğun ve yakıcı toz çıkartarak ekini ezdirirler,  ya da döğenle öğütürlerdi. Tahta yaba ile rüzgârda savurtarak taneleri ayırırlar. Samanı atlar ve koyunlar için kış yiyeceği olarak çuvallara basar saklarlar.

Tahta saplı ve ucu sivri, fildişi gibi kavisli anadut, höyükleri toplarken, motor kasasına yüklerken, patosun geniş ağzına doldururken vazgeçilmez bir alettir. Dirgen, dört paralel dişli demirden yapılmadır. Kendisi ağır, yükü hafiftir. Tırmık, en son kalan başak kalıntılarını saç tarar gibi topraktan tarar, bir yerde toplar. Yere dökülen, başağı bozulan taneleri kuşlar devşirir. Serçe ve başı taçlı, “İbubuk, ibubuk” diye öten kuşlar…  Sonra karıncalar…

Temmuzun baskın sıcağında mor dağları, ışıl ışıl yanan gökyüzü avizesinin dünya büyüklüğündeki yıldızlarını, kutup yıldızını,  büyük ayı, küçük ayı kümelerini, Samanyolunu seyretmeye doyum olmazdı.  En lüks otelin krallar dairesine değişilmez. Bilen bilir…

Odaların basık, bunaltıcı sıcağında yatamayanlar, dama çıkar, açık havada uyurlardı. Uyku sersemliğiyle düştüklerini, kollarını bacaklarını kırdıklarını da duyardık. Belki onlar nereye yattığını hatırlamayan akşamcı sarhoşlardı.  Ayıkınca,  düz yolda yürürmüş gibi damdan aşağı düşüyorlardı boşluğa.

Hangi sebeptir bilinmez köyü, geleni dediğimiz tarla fareleri işgal etmiş bir dönem. Fareler evlere kadar inmiş.  Nerdeyse orta boy bir kedi büyüklüğünde, İnsandan korkmaz olmuşlar. Ekmek sandıklarına musallat olmuş, mutfak ve kilere yuva yapmış hınzırlar. Buğday, un ve kimyon çuvallarını delmiş, oymuşlar. Yün, el dokuması halı, kilim, savan bırakmamışlar yüklükte. Çeyizlikleri un ufak etmişler. Tavan aralarındaki ağaçları kemirmeye başlamışlar. Nerdeyse beşikteki bebekleri ısıracak kadar kudurmuş, arsızlar.

                                                         ***

            – Burası tilki yuvası… Bu yuvanın ikinci bir kapısı da olmalı, diyerek etrafı araştırdı, gömü bulmuş gibi sevindi.

– Tamam! Buldum burası yuvanın çıkış kapısı, bilgiç bilgiç konuşmasına devam etti: Hiçbir tilki tek çıkışlı yuvayı yurt edinmez. Yuvaya saklandığını gören düşmanı kapıda beklerken o bacadan, diğer çıkıştan kaçar gider.  Tilki yuvaları iki, bazen üç ağızlı olur; düşmanını kandırır ama beni asla…

            Harman yerinde buğday çuvallarının, su bidonlarının, motor lastik ve benzin bidonlarının olduğu gölgeliğe gitti. Benzin bidonundan bir şişeye, iki litre kadar benzin doldurdu, getirdi. Elindeki dolu şişeyi yuvaya döktü. Yuvanın ağzına kurumuş otlardan çember yaparak doldurdu. Alevlendirmeden yuvanın içine duman pompaladı.  Otlar yuvanın üzerinde yanıyor dumanı yuvanın içine sızıyordu. İkinci çıkış kapısına gittik.

            – Şimdi biz ses çıkarmayalım. Yoksa ayak sesimizden dışarı çıkmaz. Uzaklaşmalıyız.                                       İkinci çıkış kapısının az uzağına yuvarlak daire şeklinde hazırladığı yabani otları tutuşturdu. Ateş yanmış, alevler yavaş yavaş yükseliyordu. Tilkici’nin ortanca oğlu kendinden emin şekilde yuvanın içine iki litre benzini boşalttı.

            – Gelin, gelin. Uzaktan bir tilkinin yanışını,  yanarken kaçışını seyredelim, diye kahkahaya hazır beklemeye başladı.

Tilki, yuvasına akıtılan benzinle ıslanacak, dumanla sıkıştığı yuvadan kaçarken ateş çemberinden alev alacak ve yanarken kaçacak, o alev topu ile kaçarken bizler de katıla katıla gülüşecektik. Tilkici’nin oğlu hazırladığı senaryoyu bize böyle anlatmıştı.

Beklemeye koyulduk. Plan tutmuş, açlık ve susuzluktan kıvranan boz tilkinin vücudu yuvaya dökülen benzinle ıslanmıştı. Yuvanın çıkışında ıslak başı göründü. Kaçıp kaçmamakta tereddüt etti. Ateş çemberinin üzerinden zıplayarak kaçmak isterken ıslak vücudu tutuştu, parladı.  Alev topu halini alan, yanan vücudunun şaşkınlığı, acısı ve can havliyle süratle sap yığınına saplandı biz kakır kakır gülüşürken. 

Bilmem kaç gündür Tilkiciyle büyük oğlunun traktör römorkuyla çeke çeke yığdığı dağ gibi saplar tutuştu. Çatır çatır yanmaya başladı. Ateş yürüye yürüye benzin bidonlarına sıçradı. Büyük bir gürültü ve alev topuyla bidonlar, çay demlediğimiz mutfak tüpleri patlamaya başladı. Ekinlerin biçildiği anız da yanmaya yandıkça etraftaki arazilere yürümeye başladı. Yangın yayıldı, ne kadar ekin varsa biçilmiş biçilmemiş hepsi yandı.

Uzak yakın tüm köylüler yangını gördü. Geldiler, kuru dallarla, eski püskü çullarla, vura vura ateşi söndürmeye çalıştılar. Kızgın alev karşısında varlık gösterip bir şey yapamadılar. Ancak çaresizlik içinde ah vah ederek seyrettiler, gittiler. Tilkici ve büyük oğlu, yangının göğe yükselen kara dumanını tepenin ardından görmüşler, kendi harmanlarında çıktığına ihtimal vermemişler. Traktör ile yayladan döndüklerinde,  bir yıl boyunca ekilen, biçilen tahıl, anız, motor parçaları, yedek lastikler, benzin stokları yanmıştı.

Bir köşede süklüm püklüm oturuyorduk.  Harmanın yerinde siyah dumanla yel estikçe yüzümüze vuran yanık buğday kokuları, sağa sola savrulan hafif sap yanıkları… Hepimizin morali bozuk… Dokunsanız ağlayacağız. Kızdırsanız küfrü basacağız… Bekleşiyoruz ne yapacağımızı bilmeden.

Obaya yayılan,  kötü koku ve dumanın büyüklüğünden endişelenen, içine kurt düşen Tilkici ve yanındaki büyük oğlu carı carı harman yerine geldi.  Manzarayı yakından gördü. Sinir küpü olmuş şekilde, makineli tüfekten mermi kusar gibi hiç duymadığım küfürleri savurdu. Ağlamaklı vaziyette, dişlerini gıcırdattı. Yumruklarını sıkarak, hınçla, yenden kaptığı kaya parçası bir taşla bekçi bıraktığı ortanca oğlunun üzerine yürüdü. Oğlu, taşın ve ateş parçası kızgınlığının, yayından boşalmış sinirin ne yapacağını kestiremediği için kaçtı.

            – Kim yaktı bu ateşi, bir yıllık emeğimizi kim tutuşturdu? Ocağımızda hain mi besliyoruz? Bu düşman kim? Saplar tutuşurken neredeydiniz iki tane zobu gibi adam?

            – Biz yapmadık baba! Valla, billa biz yakmadık! İnanmazsan şehirliye sor baba.

– Siz yakmadınız da kim yaktı? Sizden başka burada kim var?

Ortanca oğul rahatlamış, suçu üzerinden atmış şekilde;

– Tilki yaktı baba! Valla, billa tilki yaktı.  İnanmazsanız bunlara sorun, dedi bizi gösterdi.

Tilkici inanmadı, oğlunun ne demek istediğini kavrayamadı.

-Ne tilkisi? Tilkinin kibriti mi var da tutuştursun?

Küçük oğlu haksızlığa tahammül edemez görünerek ağabeyinin hatasını yüzüne vurur şekilde araya girdi;

– Ağabeyim yalan söylüyor baba! Tilkinin üzerine benzin döktü. Top gibi yanan tilki harmanın içine girdi. Harman tutuştu. Ağabeyim tilkiyi yakmasaydı, tilki de harmanımızı yakmayacaktı baba! 

            Tilkici, ortanca oğlunu dövecekti eğer yakalayabilseydi. Şurasından geldiğim, burasından gittiğim, diye küfürleri bastı sinirleri yatışıncaya kadar. Zaten hava kararmıştı.  Motorun römorkuna doluştuk, köye hareket ettik ağzımızı bıçak açmadı. Tel laf etmeden Tilkici’nin evinin önünde durduk.  Yangın haberi köye olaşmış, köy çalkalanıyordu haberin dehşetinden. Tilkici’nin karısı da, kızı da duymuş. Motorun sesiyle dış avlu kapısına kadar çıktılar. Hiç de iyi karşılamadılar. Karısı kocasının üzerine hümerdi. Elleriyle dizini döverek;

            – Boyu devrilesice… Karaltısı kaybolasıca… Kadılar süresice… Duvar dibinde kalasıca… Kara köynekler giyesice…  “Bir gün evimizi tüneğimizi yakacaksın, bizi perişan edeceksin,”  demedim mi? Senin ne işin var tilkiyle, zehirle… “Masum hayvanların âhını alma, oradan bize ekmek aş getirme” demedim mi? Helal, alın terimizi harama çevirdin. Soframıza kan doğradın. Bu kadar mı aç, açıkta kalmıştın? O tilki derilerinin parası bu eve girdiğinden beri huzurumuz kaçtı. Dirlik düzenimiz kalmadı. Köylü sırt çevirdi, yüzümüze bakmaz oldu. İtten rezil, köpekten kötü olduk.  

            Tilkici’nin karısı, yıllarca içinde biriktirdiği zehri, yangın haberiyle boşaltırken dayıoğluyla sessizce oradan sıvıştık. Daha neler oldu, neler konuştular, bilemem. Yan binada oturan dedem ve ebem bağırış, çığırışa kapıya çıkmışlar. Ne olup bittiğini bize sordular. Dayımın oğlu bir çırpıda harmanda olanları anlattı. Ninem iki elini birbirine vurarak hayretini ifade ederken geceleri gizli gizli ağlayan dedemin gözünden iki damla yaş yere düştü:

– Yanan harman- haşat, kayıt -kanat, ev-dünek neyse de… Onlar yerine gelir. Sap yığınlarının, ekin ve anızın içende yanan börtü-böcek, yavru kuşlar, enikler, cülüklür…  Onlar yerine gelmez. Ya onların “Yandım anam!” diye bağrışmaları…

2 Yorum

  1. Köy hikayeleri herzaman sıcak olmuştur benim için. Hikayenin akıcılığı,yaşanan olaylar, ortamın sıcaklığı hikayeyi sizden bir anıya dönüştürüyor. Muazzam bir yazı olmuş yine. Film seyreder gibi izledik, bir sonraki adımın ne olacağını merak ettik. Çok güzel bir his bıraktı icimizde. Yumuşak, pamuk gibi bir okadar da hüzünlü ve de acı. Anlatı Hayatın içinden olunca hissiyatı da çok gerçekçi oluyor. Kaleminize sağlık Bekir bey.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir