Sen Ne Yaptın Böyle

Havalar iyiden iyiye soğuyordu. Kasım, aralık, ocak derken kışın ortasındaydılar.
Sert ve acı acı öten rüzgâr yerini bir türlü kara bırakmıyordu. Boyun atkısı, palto, kalın
çoraplar, botlar, kaban, eldiven… annesi yüklük, hurç, sandık… nerede ne varsa
çıkarmış, hazır etmişti.
Babasını işe gönderirken kapıda uğurluyor, uğurlarken de sık sık tembih ediyordu.
“Kendine iyi bak. Şu kış günü sana bir şey olursa çoluk çocuk ortada kalırız. Kendini
düşünmezsen bizleri, çocuklarını düşün… Yatağa düşersen benden hizmet bekleme.
Bebeğe mi bakacağım sana mı? Bu soğuk insanın iliğine işler. Belli etmez ama alnının
çatından girer; vurur yatağa düşürür.“ Sık sık duyduğu cümlelerdi. Hem babasına hem de
evde oynaşanlara söylerdi. Söylenir söylenir susardı. “Kar bir yağmadı gitti. Yağsaydı
ortalık rahatlar, mikrop kırılır, toprağın sertliği yumuşar, ağaçlar bitkiler susamışlığını
giderir, tomurcuklanır, baharı müjdelerlerdi. Karın yeri başka…”
Evde odadan odaya, işten mutfağa, sobadan beze beleğe, aşa, yemeğe
koştururken şikâyetlenme yerine dua niyetine kendi kendine konuşurdu. Evin orta
yerinde üzerinde güğüm, kazan eksik olmayan soba kızıl kızıl yanar kızarırken, içindeki
yağlı Kütahya kömürü çatur çutur ses çıkarıyordu. Etrafında oyun kurmuş Gııın, gııın
sesleriyle arabalarını yarıştırırken yorgunluktan uyuya kaldığı karanlık bir gecenin sabahı
ortalık beyaza büründü. Aydınlık… Pamuk gibi. Yukarıdaki bulutlar yere düşmüş, serilmiş
adeta. Göz görebildiği yere kadar beyaz… Her taraf bembeyaz. Dizlere kadar.
Şafakta işe giden babası kapının önünü açmış, tek katlı evin kılanı çökmesin diye
erkenden damı kürümüş, yükünü aşağıya indirmiş. Beyaz kireç badanalı evlerinin ardı
önü kar yığılı. Annesinin sıkı sıkıya tembihi var, sakın dışarıya çıkma. İçerisinin sıcak
olduğuna aldanma. Dışarısı ayaz. Ayaz ne kelime; don. Sibirya soğuğu.
Bir yolunu bulup çıkmak, oynamak, karda yuvarlanmak, izini çıkarmak, kardan
adam yapmak, kardan adama şapka giydirip havuçtan burun takmak, atkı dolamak,
şapka giydirmek… neler neler yapmayı arzu ediyordu. Kardeşini bez beleğe sarmakla
meşgul annesiyle zıtlaşmak, kavga etmek de istemiyordu. Dişini sıkar, sevdiği muhallebi
ve elmalı pastayı yapmayabilirdi.
Annesi kardeşini emzirmiş, doyurmuş, gazını almış, bezini değiştirmiş, dizinin
üzerinde nenni nenni uyutuyor, sesi yan odadan duyuluyordu. Ekmek arasıyla karnını
doyururken pencerenin önünde cik cik öten bir serçe gördü. Serçe kar üzerinde zıplıyor,
aranıyor, ötüyor bir şey bulamıyordu. Pencereyi hafifçe açtı ürkütmeden, korkutmadan,
dost görünümüyle… İki elinin arasına sıkıştırarak yediği, içerisine köfte döşenmiş
dürümden küçük parçalar, serçenin yiyeceği kadar lokmalar, kopararak kırpıntılar halinde
pencereden aşağı attı. Serçe önce ürktü, kaçmak, uçmak istedi bir metre havalandı.
Vazgeçti, kondu. Etrafına ürkek ürkek bakındı, güvende olduğundan emin olunca ekmek
parçalarına dadandı. İri ekmek kıymıklarından gagasıyla koparmaya başladı. Onun
ötüşüyle huzurlu yemlendiğini duyan birkaç serçe daha geldi. Sonra birkaç daha… Kuş
sürüsü oluştu. Elindeki dürüm bitmişti. Bir çırpıda mutfağa gitti. Dolaptan bulgur, pirinç,
makarna, mercimek… ne bulmuşsa getirip atıyordu. Serçelerin sevinçle tebelleş
olduğunu gören güvercinler… Onları gören kargalar… Saksağan ve sığırcıklar…
ibikleşmeden, kavgaya tutuşmadan, kıskanmadan, birbirlerini, kovalamadan hücum
ediyorlardı pencereden atılanlara…
Biraz daha uzağa atayım daha çok kuş gelsin diye her kolunu kaldırışında dalga
dalga havalanıyorlar, kendi dillerinde ötüştükten sonra çarşaf gibi yere seriliyorlardı.
Annesi kardeşini uyutmuş, sobanın içine biraz daha kömür doldururken pencerede kıkır
kıkır gülen “al sana, al sana da” diye birileriyle konuşan oğlunu gördü. Mutfakta
kavanozda saklı kuru gıdaları pencereye taşıdığını yere saçılan, dökülenlerden anladı.
Birden gözlerini belertti:
-Sen ne yaptın böyle? Beğendin mi yaptığını, söyle? Diye şaşkınlığını sertçe ifade
ederken gözleri dışarıda yemlenen elvan türlü kuşlara kaydı. Çocuk gerekçeyi yapıştırdı.
– Onlar aç anne! Aç! Aç!
-Mutfakta yiyecek kalmamış. Kuşlara taşımışsın. Biz ne yiyeceğiz?
– Onlar bakkaldan alamazlar ki… Paraları yok ki!
diyerek dudak büktü, iki elini yana açtı.
-Akşam baban geldiğinde bu yaptıklarını bir bir anlatacağım. Evde yiyecek
bırakmamışsın.
-Söyle söyle… Daha fazlasını da söyle. Benim babam dünyanın en iyi babası.
Bana bir şey yapmaz ki… Sen bebeğimizi doyurdun. Ama onların anneleri doyuramaz
ki… Her taraf karla kaplı ki…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir