İttifak Gazetesi: Konferans ve Seyis Kıssası

Bekir Tuncer Salihoğlu | İttifak Gazetesi | 13 Mayıs 2024

Bu yazı 13 Mayıs 2024 tarihli İttifak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.


Tam tamına bir ay öncesinden söz almışlardı benden. “Önümüzdeki ay, ilk cumartesi saat 17.00’de seni dinleyeceğiz. İkinci bölümde soru ve cevap faslına geçeceğiz. Tamam mı, mazeret kabul etmiyoruz, unuttum yok.” Cevabım netti, “inşaallah” ile beraber geleceğimin sözünü vermiştim.

Konuşmanın sıkıntısı son haftaya iyice yansıdı, korku bastırdı. Harcanacak zamanın hakkını verebilir miyim? Memnun ayrılacaklar mı? Yoksa, “bu berbat yemeği yedirmek için mi bizi buruya topladınız” derler miydi? Aşçılara yemek ziyafeti gibi bir şey…

Ramazan’ın son günleri… Bayramlık, yeni elbiselerimi giymeliyim. Bir küren kültürlü, bilgili, müeddep insan karşısına çıkacağım. Sallapati, pejmürde, bir haftalık perişanlık sakalla çıkmam saygısızlık olur. Kendime çeki düzen vermeliyim. Kuaför, pedikiür, manikür, makyaj… gidemem ama en azından saçlarıma tarak saplandığı hissedilsin.

Gelmez dediğim cumartesi geldi çattı. Yorgun argın eve kendimi attım, uzandım. Saat 15.00. Çalışan adamım. Cumartesi, pazarım, dinlenmem mafi. Çalışmalıyım safi… Patrondan izin yok. Patron benim tabi.. Elbiseyi değişip “sinek kaydı, badanaj yaptı tıraşı” olayım mı, harca harca bitmez koskoca iki saat zamanım var, güzellik uykusuna yatayım mı? Sol yanım ağır bastı. Karar onu sevindirdi. Nefsimi… Kaylûle gibi kaçak göçek uykunun tadı başka oluyor, ne güzel de uyunuyor: Rüyaların en güzeli sıraya diziliyor.. İnsanın başını yastıktan kaldırası gelmiyor.

Zırrrnnn… Bir telefon… Mehmet Nuri Yardım yazıyor… Saat 16.35.. Eyvah! Şimdi yandığımın resmidir.
– Bekir Bey yoldasınız galiba. Ben de hemen geliyorum.

Ne yolu hocam… Yataktayım… Asker fırlayışı ve giyinişiyle, dördüncü vites, son gaz doğru Yusufpaşa… Tabanvay ile… Tramvay o saatte kapılarını yeni yoluculara açmaz, içini boşaltarak devam eder. İçi çarşamba pazarı… Kan ter çamaşır yıkıyor caş, çuğş… Benim geleceğimi anlamış olmalı ki çok doldurmamış…

Yollar, sancılarını Kocaeli’ne doğru salmış. Hep ben mi çekeceğim, biraz da İzmit, Bolu, Düzce çeksin diye araçları o yöne yönlendirmiş… Tramvayın içi biraz rahat gibi. İftar açmadan bir önceki midemizin durumu sanki.

“Uykusuz, dua ve niyaz, yalvarış, yakarış, gözyaşı ile geçen Kadir Gecesi ertesi… Yorgundurlar. Kimse gelmeyebilir. Bir, âzamî üç kişi olabilir. Gelmezse gelmesinler. Kendileri bilir. Bir kişi de olsa konuşurum. Lise yıllarında ilk hitabet dersi veren hocamız: “Çocuklar hiç heyecanlanmayın. Sizi dinleyen ders hocalarınız, Müftü ve Kaymakam, Vali olabilir. Siz kendinizi bostan tarlasında, karpuzların arasındaymış gibi farz edin. Siz de korkuluksunuz, tepki vermeyeceklerini düşünün, demişti. O anahtar cümle olmuştu seminer ve sohbetlerimde. Şimdi de seyircisiz salona verilen görevi deruhte ederim. Hiç üzülme.”

Tramvaydan indim, saate baktım 16.55. Fîruzağa Camisinin köşesinden sıyrıldım, kümelenmiş resmi polislere selam verdim. Bu sıcakta kim bu adam ki şıkır şıkır takım elbise giyinmiş, gidiyor, demişlerdir. Meydanda dolaşanlar fakirler, paraları yetmemiş alamamış basma, pazen… Omuzlar açık yarım gömlek, dizden altını başıboş köpekler dalamış yarım pantolon, kemeri kavuşamamış beli açık zıbın…. Bu sıcakta, takım elbiseli, beyaz gömlekli, kravatlı eli çantalı fasulye sırığı gibi dik yürüyen, kim bu çılgın? Demişler midir? Demişlerdir…

Minare şerefesinde eli kulağında bekleyen müezzinler beni görür görmez ezana başladılar. İkindi ezanı… Sultanahmet ve Ayasofya müezzinleri birbirlerine baka baka… Dinlene dinlene, döne döne okuyorlar…

İnsanlarda çıt yok… Ama kıpırtı var. Yorgun, yıpranmış işaret flamalarının altında turist rehberlerini dinliyorlar pürdikkat. Gözleri camilerde hayran hayran… Kulakları rehberlerde.… Yarı uryan… Saat 16.55 dedim ya, şimdi arar Mehmet Nuri Yardım hocam:
– Bekir Bey! Nerde kaldınız? Tüm arkadaşlar hazır, seni bekliyoruz. Konuşmacı olarak bir sen yoksun, der mi, der. Cevabımı hazırladım, namluya sürdüm: “Beş dakika sonra, tam 17.00’de oradayım.”

Son zamanlarda programlar hep saatinde başlıyor. Asılan surat savat fırtınasından “İstanbul trafiği” çadırına sığanlara cevap hazır. “O İstanbul’un kaderi. Hesap etmeliydiniz. Bu trafik sadece bugün başlamadı ki? Beş yıldır çekiyoruz.” Bir taraftan yürüyorum bir taraftan da tersini düşünüyorum. Menfi halini… Kendimi hazırlıyorum şok manzaraya karşı. Empati yapınca sempatikliğim kaybolmasın, “Ya hiç kimse yoksa!” Ya evde yoksan… arabesk müziği ile yas tutmayayım diye… Meşhur fıkra zihnimde, sandalyeye kurulmuş oturuyor baş köşede. Biliyorsunuz siz onu:

“Benim gibi birisi yani tanınmış olmayan bir hocaya konferans salonu tahsis etmişler. Duyuru için pek de çırpınmamışlar. Girmiş içeri tek kişi oturuyor. Konuşsam mı konuşmasam mı ikilemi yaşarken salondaki tek misafir, konuşmacının yüz hatlarından durumu okuyor:

– Hocam ben Seyisim. Bana atlara bakma görevi verdiler. Tek at da olsa, elli at da olsa yemini verir, suyunu içiririm …

– Hımmm. Konu anlaşıldı. İki saat aralıksız konuşma.. Bitiş… Seyis söylemese çatlayacak… Sıkıntılı… Söyleyince rahatlayacak…

– Hocam, ben Seyisim dedim ama elli atın yemini bir ata vermiyorum ki. Versem o da çatlar…

– Hımmm.. Konu anlaşıldı. Hisse alındı, ders çıkarıldı…”

“Salonda tek kişi varsa çatlatmadan hafif rüzgârlı, resmi geçitli bir konuşma yapmalıyım diye kendime telkin verdim. Saat 16.59. Sultan Sofrası salonu yazıyor. Girdim içeriye… Oturanlar general girmiş gibi hepsi birden ayağa kalkacaklar. Şrapp…

O da ne! Salon boş. Boş ne kelime, bomboş. Bir köşede in, diğer köşede cin, yakar topu oynuyor. Birazdan gazozuna maç yapacaklar… inler ve cinler…. Salon görevlisi uzakta, görünmez köşede, bilgisayara gömülmüş… Bu dünyadan izinli gitmiş. Görüntü var, ruh yok. Ders vereceğim masada 12 yaşlarında bir çocuk tabletinin tuşlarına basıyor: Dink, donk… Başka kimsecikler yok.
– Hocam! Ben seyisim, diyecek tek adem dahi… Neyse.. Böyle olacağını tahmin etmiştim. Abdestim boşa gitmesin, hoca, minareden ikindi vaktinin girdiğini söylemişti. “Borç vere vere, ömür acı çeke çeke bitermiş.” Bir tadımlık mutluluğu kaçırmayayım bari. Mutluluğun şahikası, zirvesi; alnımın secdeye değdiği andır, ben aciz kulunum ey Yaratıcım, dediğim zamandır. Sizi bilmem ama ben öyleyim.

Aradan bir uzun hava dinleyecek zaman dilimi geçti geçmedi, yirmiyi aşkın kadınlı erkekli gurup metrobüse doluşurmuş gibi içeri hücum ile koltuklara yerleştiler. …
– Bekir Bey, kusura bakmayın, biraz geciktik. Şuradaki, tarihi küçük camide ikindi namazını cemaatle kıldık geldik. Hakkını helal et.

Okul müdürlerinin geç kalmış öğrencilere takındığı tavrı takınarak içimden yüzlerine karşı:
– Tamam, anlaşıldı. Bir daha tekerrür etmesin, demedim tabi. Onlar oturuncaya kadar ayakta bekledim.


BEKİR TUNCER SALİHOĞLU
www.ittifakgazetesi.com

Share this post:

← Diğer Basın Yazıları