Bekir Tuncer Salihoğlu ile Söyleşi

Abdurrahman Sami Çevik | Röportaj

Röportaj: Abdurrahman Sami Çevik

Güzel bir Haziran ikindisinde, Eyüp Sultan’da bir çay bahçesinde günümüzün başarılı hikayecisi ile edebiyat ve bilhassa hikaye ve son kitabı “Çakı Çakmak Ayna Tarak” üzerine hasbihal ettik. Bahardan yaza geçişin ılık günlerinde yaptığımız bu sohbet ve ardından Pierre Loti yürüyüşümüz, ediblerimizin ve manevi büyüklerin kabirleri önünde okuduğumuz fatihalar birer hâtıra olarak Eyüp semalarında hep kalacak.

Hikâyecilikteki başarısının yanı sıra samimiyeti, nezih ve zarif konuşması ve Anadoluluk kokan duruluğu ile farklı bir aurası olan bu kıymetli edîbimizle yaptığımız söyleşi vesilesiyle çok güzel şeyler edindik; bu dost sohbetiyle her dem paslanmaya meyyâl gönlümüze bir cilâ vurduk.


Abdurrahman Sami Çevik: Bekir Bey, öncelikle arzu ederseniz söyleşimize sizden bahsederek başlayalım. Yazı yazmaya ilk ne zaman başladınız? İlk yazılarınız hangi edebi türlerdi? İlk yayımlanan eserlerinizden sonra neler hissettiniz? Kısacası yazarlığa başlangıcınızdan ve devamındaki tüm serencâmınızdan bize bahsedebilir misiniz?

Bekir Tuncer: Kitap oluşturma safhası üniversite sıralarında oldu. 1980 ihtilalinden sonra askeriye, üniversitelerin hemen hemen hepsinin kültürel faaliyetlerini mecbur tuttu. Okul müdürümüz, fakültenin kültür ve edebiyat kolu başkanı olduğum için benden bir tiyatro oynanmasını talep etti. Bana “Nasıl bir eser sergileyebiliriz, kimden yardım alabiliriz?” diye sordu. Ben de “Hocam hallederiz, problem değil.” dedim. Hocanın “Eser ne olacak? Kim çalıştıracak? Kim oynayacak?” sorularına “Hem yazar, hem çalıştırır, hem de oynarım.” diye cevap verdim.

[Görsel: röp1.jpg]

Üniversite öğrencisi arkadaşlardan on yedi kişilik bir kadro oluşturdum. Arkadaşlara tiyatronun sonunda bir şey beklememeleri gerektiğini, karın tokluğuna çalışacağımızı, geliri okula bağışlayacağımızı söyledim. Böylece Buhran adlı eseri bir hafta – on gün süre içinde yazdım. Bu eseri yazarken arkadaşlara yetiştirememe problemi ile karşılaştım. Bu sebeple “Vatan Uğruna (Höyük)” isimli başka bir eserimi oynadık. Yazdığım eseriyse Konya’da hayra hizmetle ilgili bir vakfa dosya olarak verdim.

Vakfın kültür-edebiyat faaliyetlerinden sorumlu olan arkadaş döndüğünde bana dedi ki “Vakıf başkanımız bu eseri gözyaşlarıyla okudu. Bu eser illa ki sergilenmeli, oynanmalı. Ne gerekiyorsa vakfımız bunu yapacak.” dedi.

Ben de “Oyuncular bizden. Karın tokluğuna çalışırız. Sahne ve kostümler ise size ait.” dedim. Kabul ettiler. Eseri yazdım ve arkadaşlara çalıştırdım. Bu arada aynı zamanda ressam olan cami imamı bir arkadaşa da namaz aralarında tiyatro perdelerini boyattık. Ve eseri Konya’da iki gündüz ve iki gece seansıyla sahneledik. Salon tıka basa dolmuştu. Çevre ilçelerden turne teklifleri geldi ancak arkadaşlar öğrenci olduklarından derslerden kopamayacakları için gidemediler.


Çevik: Bundan sonra başka eserleriniz neler oldu? Yazarlığınız nasıl ilerledi?

Tuncer: O dönem Konya’da günlük yayınlanan Türkiye’de Yarın adlı bir gazetenin orta sayfasını kültür-sanat-edebiyata dair yazılarla meccânen, maddi bir karşılık almadan dolduruyordum. Bu arada okulun duvar gazetesini de yazıyordum. Birçok arkadaş yazıların başından ayrılamıyordu. Bu sayede kendini okutabilecek bir yazar olabileceğimi anladım ve bu beni yazarlığa sevk etti.

Ancak o yıllarda yaşadığım üzücü bir olay beni biraz soğuttu. Olay şöyle… Üniversiteli gençler bir araya gelip Güldeste adıyla bir edebiyat dergisi çıkarıyorlardı. Ben de bir hikâyemi takdim ettim kendilerine. Ancak bir arkadaş verdiğim hikâyenin bazı kelimelerini çizip altına uydurukçalarını yazmaya, kendince düzeltmeye başladı. Ben hiç yorum yapmadan hikâyemi alıp Allahaısmarladık diyerek çıktım.


Çevik: Yazı hayatınıza tiyatro oyunu ile başlamışsiniz. Çok da beğenilmiş ve sergilenmiş. Ancak başka bir türe, hikâyeye yönelmişsiniz. Neden tercihinizi bu yönde yaptınız?

Tuncer: Doğru. Necip Fazıl’ın birbirinden güzel çok değerli tiyatro eserleri var. O dönemlerde tiyatrocular eser yazan yok mu diyerek yazarları eser yazmaya zorlamışlardır. Ve tiyatro çokça izlendiği için yazmak, teşvik etmek ve açlık vardı. Bu sebeple Necip Fazıl da birbirinden güzel yirmiye yakın tiyatro eseri yazdı. Bunları Kültür Bakanlığı daha sonra üç cilt olarak neşretti.

[Görsel: röp2.jpg]

Kanaatimce hikâye, anlatmak istediğimiz konuyu en etkili, en kısa sürede ve etraflı bir şekilde sunmaktır. Onun içindir ki Mevlana bile eşsiz eserinde hikâyeye yer vermeden duramaz. Onun birbirinden güzel yirmi altı tane hikâyesine rastlıyoruz. Sadi Şirazi’nin hikâyeleri… Onun Bostan ve Gülistan’ı yazdığı tarihte Batı henüz hikâyeyi ve romanı keşfetmemiştir.

Öykü kelimesinin temeli Ataç’a dayanır, ondan geriye gitmez. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç bile hikâye kelimesini kullanmışlardır. Ben de hikâye kelimesini kullanıyorum. Şahsen ben, Mevlana’dan Beydaba’dan ve tarihimizden gelen hikâyenin günümüzde de anlamını kaybetmeden devam etmesi gereğinin savunucusuyum.


Çevik: Şimdiye kadar kimleri okudunuz? Edebiyatçılardan kendinize örnek aldıklarınız oldu mu?

Tuncer: Kimleri okumadım ki? Bu seviyeye gelene kadar sabırla bekledim. Gerçekten çok sabrettim. İlahi kitaplardan, peygamber kıssalarından, tarihimizden çokça beslendim. İstiyorum ki hikâyelerimi okuyan okur kendisini zorlamadan kar üstünde kayakla kayarmış gibi rahatlıkla gitsin. Ne zorlama cümleler, ne yapmacık kelimeler, ne de aşırı tasvirler olsun istedim; bunlardan hep kaçındım.


Çevik: Yazdığınız hikâyelerin ana özellikleri, öğeleri nelerdir diye sorsak… Nelere dikkat ederek yazıyorsunuz hikâyelerinizi?

Tuncer: Bizler İslam kültürüyle yetişmiş insanlarız. Dünyada o kadar güzel yaşanmışlıklar var ki bunları yazmak ve anlatmaktan kötüye fırsat kalmıyor. Ben o kötü kokuyu, kötü duyguları, kötü düşünceleri, kötü davranışları ortaya çıkarıp yaygınlaştırmak yerine İslam Peygamberinin (s.a.v.) ve tüm peygamberlerimizin, sahabenin, evliyanın yaşamış oldukları hayatlardan bir demet sunmak istedim.


Çevik: Bekir Bey, son olarak yazar adaylarına, genç kardeşlerimize neler tavsiye edersiniz?

Tuncer: Yazar olmak isteyen arkadaşlarıma tavsiyem şudur: Sürekli okuyarak bilgilerini arttırsınlar, küplerini doldursunlar. Küpün içinde ne varsa dışına da o sızar. Kalbinizin içinde ne varsa yüzünüze de o sızar. İçi boş olan küp çok ses çıkarır. Erkenden ben oldum diyerek havaya girmeden, ağırbaşlılıkla hareket etsinler.

Röportajımız bu noktadan sonra karşılıklı sohbete dönüşüyor. Bekir Tuncer Beyefendi, kendine has o güzel Anadolu samimiyeti ve üslubundan, muhatabı kim olursa olsun, sohbetin belli bir noktasından sonra en tabii bir şekilde “ağabey” oluveriyor.

Çakı Çakmak Ayna Tarak reçete yayınlarından geçtiğimiz aylarda çıkan ilk kitabıydı. Ama yenileri birkaç hafta sonra geliyor, hem de yağmur gibi sağanak sağanak…

Share this post:

← Diğer Basın Yazıları