ENFES KOKU

                                                      



Haziranın ikici yarısı. Davutpaşa caddesinde, Şişecam fabrikasının yerine konuşlanan sitenin avlusuna, Mihriban’ın omuzuna serpilmiş sarı saçları gibi kestane renkli kuru dallar dikkatimi çekmemişti haziran ayına kadar. Meğer bir tutam saça benzettiğim o dallar neymiş!.. Sarmaşık cinsi çiçek Arap Yasemin, yeşillenmiş, güllenmiş, duvara sıvanmış, çevresine koku yayıyor. Dayanamadım yanaştım duvara. Buhurdan kokan duvara başımı eğdim, derin bir nefes çektim. Tiryakilerin tütünü yer gibi dudağına kıstırdığı, intikam alırcasına dumanını içine çektiği gibi ben de çektim ciğerimi şişirerek.

                Ayrılamadım, kendimi frenleyemeyip üç küçük dal kopardım. Zikir eden çiçeklere kıyamayacak kadar Yunus değilim ya. Ana gövdeden kopan fidelerden beyaz, süt beyaz gözyaşı aktı parmaklarıma. Parmaklarımın ucu yapış yapış. Bu süt görünümlü akıntı, gülün dikeni olmasın; her güzelin bir kusuru olurmuş yapraklarına gizlenen. “Kusurumla sev beni” der gibi.

                Yıldız Teknik Üniversitesi’nin girişindeki tarihi Askeri Fırına sırtımı dönerek yürüyorum yokuş yukarı. Geliş gidişli ikiye ayrılan yolun ortasında büyük bir iş hanı. Ağırlıklı matbaa ve etiket dükkânları üst üste binmiş. “Şifalı Dualar” ve “Kur’an’ı Kerim” baskısı yapan matbaa tarafından esen rüzgâr Isparta’nın “Gül Kokusu” nu üzerime serpti. Püfür püfür etrafımı gül sardı. Yasin’in olduğu bölüme gül kokusu basıyorlar anlaşılan. Yayınevinin, üç aylardan başlayarak oruç ayının sonuna kadar “Gül Kokulu Kuranı Kerim” diye tanıtım yaptığını biliyordum.

                Biraz yürüdüm bir türkü çığıracak kadar. Bir koku… Bu seferki başka koku. O koku burnuma gelince acıktığımı anladım. Sağa sola yalpalamadan direk mideme hitap ediyordu.  Belki toktum, güzelim koku içimde uyuyan “açlık” kurdunu uyandırdı. Bisküvi kokusu. Hem de çikolatalı…   Bu koku daha bir kökten geliyor. Canlı ve gece gündüz durmamacasına uğultuyla akan bir koku.  Yoruldum galiba dedim sırtımı bir duvara yasladım. Sonra devam… Biraz daha kalsam gözlerim açık bakkal arayacak.

                Etrafı demirle çevrili bir çitin ardında devamlı bir bekçi durur. Bekçi kıyafeti olmayan bir bekçi. Büyük bir binanın zemin ve bodrum katını işgal etmiş matbaa, mücellit bir arada. Bir yayınevi, “Menekşe Kokulu Hikayeler, Vanilya Kokulu Hikayeler, Yasemin Kokulu Hikayeler” den sonra “Ten Kokan Hikayeler” de basmaya, satmaya başlamıştı pudra kokusunu vererek. Şimdi lavantanın çiçek açma mevsimi galiba. Etraf, baygın lavanta kokusuyla sargın…  Lavanta kokulu Hikayeler yakında raflarda yerini alacak.  

                Altından Avcılar, Küçükçekmece, Beylikdüzü istikametine giden tüm araçların ve kuyruklu, körüklü metrobüsün geçtiği Edirnekapı Şehitliğinde Peyami Safa’ın mezarına yöneldim. Yolun karşısında Hava Şehitliği, yan tarafında da Şehitlik.. Emniyet mensubu polisler ve sınırlarımızda nöbet beklerken, korurlarken şehit düşen hava, kara ve deniz askerlerimizin şehitliği. 

                Garip bir koku var. Yeşillik çayır çimen mi, ardıç ağacı, çam kokusu mu, kabristanda elvan türlü çiçeklerin harmanlamış kokusu mu bir garip koku var içerde. Adları sayılan çiçeklerin yanı sıra hâkim olan koku toprak kokusu: Anadolu’mun kokusu galiba… Vatan kokusu… Bir de bu esrarengiz kokuyu Çanakkale Şehitliğinde almıştım. Ben diyeyim ki Cennet kokusu, siz anlayın işte. İçerisi yoğun. Arife ve bayram yoğunluğu kadar olmasa da… Pazar gününün rahatlığı ile uzak beldelerden gelenler de olabilir.  Hasret gidermek için, ziyaret… Bir nebze de olsa… Kavuşmak… Toprakta da olsa… Hatıralarıyla yaşamak… Kalpten, gönülden….

Yoğun işte. Özenle yıkanmış, beyazlatılmış sıra sıra mermerlerin ortasında çeşit renkte açan güller… Mor zambaklar boy boy…  Yediveren, şebboy… Yaseminler, sümbüller…. Bayrağı dik tutup dalgalayan iki karış çelik metal çubuklar mezarların başucunda sıra sıra. Biraz esinti kırmızı beyaz bayrakları yelpeliyor, canlandırıyor. Bayrak ve rüzgâr… Doğuştan iki kardeş zaten.  Bir genç kız özenle mermerin üzerinde parmaklarını gezdiriyor. Belki babası belki de lacivert takım elbise giyecek olan nişanlısıydı. Beyaz elbiseyle onu saadet yurduna, ebedi yolculuğunu çıkardı. Az ilerde bir anne elinde beyaz mendil mermerin tozunu alıyor, oğlunun terini siler gibi. İki yanında iki torunu etrafında dört dönüyor; bak sana çocuklarını getirdim büyümüşler mi, diye sesleniyor.  O masum yüzlü çocuklar mezarın iki yanına oturdular babalarının dizlerine oturur gibi. Giyinişinden yaşlı olduğunu anladığım bir anne elinde tutulan ve açılan sık okunan yerleri tavsamış cüzden, Yasin okuyor sızlayan burnuna mendil tuta tuta. İçerisi, evladının yurduna, evine misafir olanların sessizliği, iç çekmeleri… Kanadı, kolu kırk, saygısından, sevgisinden parmak uçlarına basarak yürüyen aile fertlerinin depremde yerle yeksan olmuş evlerinin enkazlarına bakar gibi evlatlarının mezarlarına bakmalarına fazla dayanamadım.

                Şehitliğin için başka kaynıyor, dışı başka. Mecidiyeköy, Sultangazi, Edirnekapı, Şirinevler-Merter istikametinden gelen metrobüs, otobüs, tramvay duraklarının kavşak noktası. Vasıtalardan inenler Şehitliğin önünde harmanlanıyor, ayrışıyor, yeni istikametlerine yöneliyorlar. İnsan kaynıyor. Şehitler bahçesinden romancımız Peyami Safa’nın merkatını ziyaret ettim, dilimize, güzel Türkçemize yaptığı hizmeti anarak minnetimi ifade ettim, ayrıldım. Hedef Eyüpsultan.

Üzerinde “Eyüpsultan” yazan otobüsü beklemem çok sürmedi. Zirvede olmayı seven, günümüz romancılarının en üst seviyesini hala koruyan romancımız Durali Yılmaz, bir romancı gözüyle dünya edebiyatında hak ettiği yeri yeni bir tür ile pekiştiren, Peyami Safa’yı anlatacak. Biyoğrafi yazarının, ansiklopedik bilgi aktaran akademisyenin, tahlil ve tenkit yazarın anlatımından farklı bir üslup ve tespitlerle bize sunacağı bilginin değerli ve kaybedilmez olduğunu düşünerek bilgi kaynağına ulaşmak arzusundaydım. 

 Alışkanlık işte, otobüsün koltuğuna oturur oturmaz cebimde şişkinlik yapan telefona elim gitti. Şehitlikte sessize aldığım cihazda arayan soran, mesaj atanın olup olmadığına baktım. Kırılgan ve alıngan arkadaşlarım da var. Anında dönüş yapılmazsa kendisinin hesaba alınmadığını, düşünebilirler. Akıp giden sosyal medya haber ağında neler ön planda? Merak… Başımıza ne işler açacak?

Akdeniz bölgemiz; Muğla, Marmaris, Kuşadası’nda gece kulüplerinin dans manzaralarını koymuşlar. Dans değil… Adına her ne demişlerse… Ergen olmuş olmamış, alengirli traşlı esmer gençler yarı çıplak soyunmuş, kafa, kol, bacak, bel… Her yanını oynatıyorlar yanan sönen kırmızı spot ışıkları altında, sağır eden müzik eşliğinde. Mahrem yatak odası yatay hayatını dikey hale getirmiş, direği kucaklamış, sürtünerek canlandırıyorlar.  Hızını alamayan, kıvrım kıvrım kıvrılan gençler, turist kadın müşterisinin üzerine abanıyorlar. Bu hareket dışarda, bir sokakta olsa fail, iyi hal indirimi almadan yirmi yıl kesin yer. Gece kulübü sahipleri o sahnede, anne ve babalarını oynatmış olabilirler mi? Onlar yorgun düşünce sırayı gençlere bırakarak rol mü kesmişler acaba? Besbelli yarı soyunuk, yarı giyinik; elbiseli canlı fuhuş yaptırılıyor canlı müzik eşliğinde. Kadın ve kadınların geri palanda kahkahaları yankılanıyor yanar döner ışıklar, bateri, çan, zil sesleri arasında. Kayda alınan bu görüntüler anında dünyaya servis ediliyor.  

                Görmez olaydım, bakmaz olaydım, neden baktım bu güzel duyguları, kokuları yaşarken…Bir lağım çukuruna düşmekten beter oldum. İçim daraldı, kalbim sıkıştı. Başıma çelik tencere çaktılar, alnımın çatına ağrılar girdi. Elim böğrümde iki büklüm eğildim, koltuğun içinde küçüldüm, alnımı karşı sıraya dayadım kalp krizi geçirmiş gibi

Aman Allah’ım! Burası bizim memleket mi? Benim yurdum mu? Kanla sulanmış, sıra sıra şehitlerin yattığı, şehitler yurdunun bir ili asla olamaz! Biraz önce ziyaretini yaptığım şehitlikteki asker ve polislerimizin uğruna canlarını verdiği vatan topraklarında mı oluyor bu olanlar? Gözlerini para bürümüş, namus ve mukaddesat yoksunu, hayvanlara rahmet okutan bu güruh, bar ve pavyonlarda, şişeleri devirsinler, gece kulüplerinde sabahlara kadar nefsani icraatlarını rahatça yapsınlar diye mi canlarını verdi? Görmez olaydım, telefonumun haber bölümünü açmaz olaydım. Sevmesi imandan sayılan kutsal vatanımda, bol para peşinde koşan salon sahipleri bu kadar mı alçalabilir? Alçalmanın ve alçaklığın seviyesi bu kadar düşebilir mi?

                Vurgun yedim, on metre derinlikte denizde aheste aheste yüzerken vurgun yedim, kalbimin haricinde bir organım çalışmıyor, elim yukarı, ayağım öne atmıyor. Gözüm kararıp yere yığılmadan Eyüpsultan’a bir durak kala indim.  Ferah bir koku… Etrafıma bakındım yanımda yakınımda baharatçı dükkânı yok. Kaldırımı sağıma aldım ağaçların gölgesini meyil aldım gidiyorum. Sıra sıra serinlik veren ağaçlarda kuş yuvası arar gibi başımı yukarıya kaldırdım. Sarı çiçeklerle yeşil yaprakların iç içe geçtiği ıhlamur ağacının altındaymışım. Ağaçlar onar metre ara ile Eyüpsultan’a kadar uzanıyor. Efendimizi evinde ağırlayan güzide sahabe Hâlid el Ensari’nin mekânına giden koridor, ıhlamur kokuyor. Türüm türüm…

                İki adam boyu fışkırarak, havuzuna şırak şırak seslerle dökülen fıskiyenin etrafında güvercinler; badi badi koşan, yakalamak için mini ellerini uzatan, çığlık atarak peşlerinden giden çocuklardan korka, kaça yemleniyorlar. Kitap, yazma, eşarp, hurma sergilerinden sızan esans kokusu… Simit, ekmek, döner kokularını geride bırakarak ziyafet sofrasına ulaştım. Yeni Dünya Vakfında bilgi ziyafeti…. Durali Yılmaz’ın değerli tespitleri:

                -Sonraki akımı Peyami Safa 1930 larda tatbik ediyor ve teoriyi ortaya koyuyor. Olur da Şanssızlığın bu kadarı mı da olur? Ahmet Mithat Müşahedat’ı yazıyor. Romanlarında yazar, kahramanı, başkişisi ile sık sık konuşuyor. Bu güzelliği ve özelliği batı 50 yıl sonra keşfetti ve keşfeden yazara ödül verdiler.  

                Peyami Safa 50-60 sene önce baştan sona doğa tasviri ve hasta kahraman tüm eserlerinde anlatılıyor.  Büyülü gerçeklik… Yalnızlık “Yalnızız” romanında bizzat tatbik edilmiş. Kör dünya görmüyor. 50 yıl sonra Büyülü gerçekliği Margues eserinde uyguladı ve ödül verdiler. Bunda bir terslik var. ‘Ben varım ve buradayım’ diyememek…  Kendi insanımıza romancımıza değer verememek. Ama Peyami bu işin farkında. 61 yaşına kadar çok eser yazıyor. Kırk yaşından önce roman yazılamaz diyenlere inat, 32 yaşında 9. Hariciye Koğuşunu yazıyor. Dünya edebiyatında henüz olmamış, isim verilmemiş olacak akımı 50 sene önce yazmış.

                Safa’nın romanlarında anne aşkı var hissettim. 9. Hariciye Koğuşunda hiç isimli kahraman yoktur. Sevgili de yoktur. Bir tereddüdün Romanında geçen “Kaldırım Çocukları” için Kaldırım şiirinden çaldı diyenlere: ”Hayır! O bir devrin hatırasıdır,” der. Romanlarında kendini anlatıyor, diyenlere: Tüm romancılar kendini anlatır, diye cevap veriyor. Peyami Safa bilinç akışının 12 türünü de kullanmış. Döneminde, romanında en çok kelime kullanan yazar olarak bilinir, 25 bin kelime ile… Şekspir (Shakespeare) 20 bindedir. Yaşar Kemal 3 binde kalmıştır.  Hiçbir yerde yazılmamış bir sırrını daha vereyim, kapatayım: O, lodos estiği zaman hasta olur. Vücudu sızlar… 

                Kitaplara girmemiş bilgileri yeni öğretmen olmuş bir eğitmen heyecanıyla anlatan değerli romancımız Durali Yılmaz kendisinden hiç bahsetmez. Söyleşiyi yapan yazar Mehmet Nuri Yardım: “Durali Bey’in eserleri Türkiye’de ilk baskısı on yılda tükenirken Mısır’da ilk baskı 250 bin olmak üzere basılmış, Mısır Edebiyatına girmiştir. El Hayat Gazetesi tam sayfa söyleşi ve haber yapmıştır kendisiyle. Biz kendi değerlerimize sahip çıkmıyoruz hâlâ. Peyami Safa da olduğu gibi.”

                Vurgun yemiş gibiydim demiştim ya! Eve zor attım kendimi.

Bizimkiler geldi ellerinde kutu içinde pasta, birer de takım elbise alarak. O gün “Babalar Günüymüş.” Beden numaramı önceki elbisemden almışlar, çaktırmadan. Kırk yıl gurbette kalmış, karı erimeyen dağların ardından gelmişim gibi sarıldılar boynuma:

-Babacığım… Babacığım… Varlığı, gölgesi, desteği, dualarıyla aramızda olan, dağ gibi yaslandığım babacığım.

Beni şımartacak birkaç güzel cümle daha söylediler, durun durun şu Haziran sıcağında terliyim, ter kokuyorum, yaklaşmayın. Biraz uzak durun benden, yüzünüzü ekşittiğinizi görmek istemiyorum, demeye kalmadı gençler birer birer atıldı:

-Sendeki bu güzel kokuyu nereden aldın baba?

-Vallahi çok güzel kokuyor

– Peygamber kokusu.  

Farkında değilim, askerden dönmüş oğlunu sarılan anne gibi kucakladılar beni. Burunlarından ciğerlerine nefes çeke çeke enfes kokunun varlığına beni de inandırdılar.

-Efendimizi evinde ağırlayan; Eyüp el Ensari’nin misafiriydim bir müddet. Oradan vücuduma sinmiş olabilir.

 Duygu yoğunluğundan kurtulayım diye konuyu değiştirmek istedim, elime kumandayı alarak televizyonda günün haber özetlerini açtım. Muğla valisi açıklama yapıyor: “Yurdu saran, milletimizi alçaltan olayın olduğu gece kulüplerine, bar ve pavyonlara ağır ceza-ı müeyyide uyguladık, bir kısmını da süresiz kapattık.”

                “Ba’de elharabül Basra” (Basra harap olduktan sonra) dedim kapattım görüntüyü.  Babalarına sürpriz yapan genç misafirlerime döndüm

.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir