YARI SÖNÜK BALON

Yarı Sönük Balon
Kucağıma doldurduğum renkli, neşeli ambalajlarla donanmış abartılı paketleri görünce kollarıma atılsın, boynuma sarılsın… Çocukça yutkunarak, kekeleyerek, beni ne kadar çok sevdiğini söylesin yüreğinin köşesinden gelen, yere düşmemiş kar tanesi kadar temiz cümlelerle… Işıl ışıl baksın balıksı masum gözlerle kelimelerin yetmediği yerlerde… Yanaklarıma öpücükler kondursun… Umuyor, bekliyordum her zamanki gibi.
-Anne! Dayıcığım gelmiş. Dayım gelmiş. Yine eli dolu gelmiş, demedi.
Kapıyı açmadı bile.
Karşılamaya gelmedi. Evde yokmuş gibiydi. İçerisi yağmur sonrası orman sessizliğinde. Ev, ormanda bekçi kulübesi sanki… Sessizlik çökmüş, sükût fink atıyor.
Rafyaları çözülmüş, cicili bicili paketleri hışırtılar içinde açarken başını kaldırmadı. Hoş kokular yayan resimli kutuların içinde neler var diye merak edip bakmadı. Tombul, pelüş ayıcık, minik hav hav, miyavlayan kedicik, yalancı memesi ağzından çıkarılınca ağlayan bebecik… Neler neler gösterdim, önüne yığdım. Bana mısın, demedi.
Yalnızlığını unutsun, sık sık konuşsun, birlikte mışıl mışıl uyusunlar diye aldığım, nerdeyse boyu kadar, kocaman bebeğini kutusundan çıkararak saçlarını sıvazladım:
-Lüle lüle saçları var, dedim.
Umursamadı.
-Üzüm gibi simsiyah, dedim hayran hayran.
Bakmadı.
-Asma dalları sanki, beline kadar uzamış.
–Bu elbiseye kestane renk saç daha güzel yakışırmış.
Yönünü bile dönmedi.
Dünya güzeli, Pamuk Prensesi getirdim sana. Başında tâcı, kolunda çantası var. Bileğinde şıkır şıkır bilezikler. Parmağında yüzükler… Bu da Külkedisi. Ayakkabısının teki kaybolmuş.
Oralı olmadı.
Bir yerden koptuğunun işareti bir karış kadar ip sarkan, yarı inik, yarı sönük bir balonu göğsüne bastırıyordu.
O eski halinden eser yoktu. Yaprağını dökmüş ağaçlar gibi kimsesiz, sessiz, yalnız… El sürülmemiş, taranmamış saçları dağınık, aşağıya salınık, karman çormandı. Şefkatli ellerle sıvazlanarak, koklanarak mis gibi olduğu söylenerek sevgi işareti baba busesi değmemişti. Tiril tiril temizlik ve beyazlık kokan elbiseler, boz bulanık, ütülenmeden üstünkörü, takıp takıştırılmış giyilmişti.
Balonu göğsünden indirmedi. Ne vermişsem kayıtsız kaldı. Bocaladım. Dikkatini üzerime çekmek için ne yaptımsa olmadı… Güldürüp neşelendiremedim. Ne denedimse hayal aleminden koparamadım. Yaşadığımız dünyaya bir türlü indiremedim sunduğum merdivenlerden. Yönelmedi, yönünü dönmedi. Yarı dönüktü. Çaresiz, kollarım yana düştü. Bir türlü bırakmadığı, bir annenin bebeğini sarıp sarmaladığı, göğsünün sıcaklığında tuttuğu gibi sahiplendiği balonu göstererek mırıldandım:
-Ne efsunlu balonmuş be! Ver, bir de ben bakayım ona, dedim uzandım, bir çırpıda kaptım minik kollarının arasından.
Çılgına döndü, çırpındı. Uzanıp almasın diye iki elimle havaya kaldırdığım yarı sönük balona ulaşmak için üzerime tırmanırken haykırdı:
-Sakın açma! Sakın patlatma! Sakın…
Oyun olsun diye parmak uçlarımla tavana değdirdim balonu. Baş aşağıya inerken tekrar yukarıya kaldırdım bir kafa darbesiyle. Mırıldandım yarı şaka:
-Açacağım, ne var içinde?
Kesin, kararlı, kızgın anne sertliği ve serzenişiyle:
-Açma! Açma! Açarsan…
-.Açarsan… diye tekrar ettim, tehdit cümlesinin devamını duymak için.
-Açarsan; ölürüm.
-Bu balonun efsunlu mu, nesi var?
-Babamın nefesi var… İçinde… Doğum günümde şişirmişti. Buralar, duvarlar balon doluydu. Diğerleri patladı teker teker. Sadece bu kaldı.
Dudağını dışa buruşturarak ve kendini zor tutarak, yarı ıslak kelimelerle:
-Canım babacığımın nefesi var içinde. Açarsan beni öldürürsün, dedi elimden kaptığı balonu itina ile göğsüne tekrar bastırdı yeni doğmuş bebeği tutar gibi ezmeden.
Duvarda asılı, çerçeveli, gülle süslenmiş renkli kağıtlarla, işlemeli tüllerle bezenmiş, şapkasının ve kollarının üzerindeki gümüş ay -yıldızı parlayan, bize gülümseyen, gülümsemesinin sıcaklığı tüm odayı dolduran, sanki buradaymış, bizi izliyormuş gibi bakan fotoğrafa bakarken gözlerimden iki damla yaş süzüldü. Ona göstermemek için arkama döndüm. Annesi dudaklarını ısırıyor, gözüne mendil tutuyordu başını kapıya yaslayarak.
-İçinde şehit babanın nefesi olan bu balonu, rafya ve grafon kağıtlarla çerçeveletelim, kimsenin uzanamayacağı bir köşeye asalım. O şimdi kimsenin çıkamayacağı yüksek bir makamda.
-Benim babam, babaların en iyisiydi. Dünya tatlısı babam!
-Haklısın. Babanla gurur duymakla haklısın. Ne kadar övünsen azdır. Senin baban makamların tamamını bir çırpıda tırmandı; mertebelerin en yükseğinde, bize bakıyor şimdi. Sen Şehit kızısın. Kızların en güzeli, en değerlisi, en şereflisi. “Şehit kızı” madalyonunu göğsüne taktı gitti baban.
Bekir Tuncer Salihoğlu