Elli Kuruşa Bir Çikolata – Sesli Hikaye

Kucağında karton bir kutu, yarısı boşalmış. Muhtemelen satılmış. Yarı dolu

  çikolata kutusu. Dua gibi açtığı iki avucuyla tutmuş, kollarının içine yatırmış. Kutsal bir

Mushaf tutuyormuş gibi göğüs hizasında, içine bakarak yanından geçenlere bir şeyler

söylüyor. Fısıldıyor, canlı ses tonuyla bağıramıyor, fısıltı halinde. Suç işliyormuş gibi.

Kendisinin de zor duyacağı tonda korka korka, çekine çekine sesleniyor. Bağırırsa,

sesini yükseltirse sanki aksi birisi duyacak, rahatsız olacak ve kızacak.

Yanından geçenlere seslenirken kollarının üzerinde duran çikolata kutusu öne çıkıyor

sonra geri dönüyor. Eski yerine…

Haziran sıcağı. Öğlenin kızgın, en sıcak saatleri. Güneşin etrafında bulut yok.

Yoldan gelip geçenler durmak niyetinde değil. Sıcaktan kaçarcasına, bir yerlere

yetişecekmiş gibi aceleyle uzaklaşıyorlar satıcı çocuğun varlığından habersiz.

Yokmuş gibi yüzüne bakmadan, sesini işitmemişçesine…

Güneşte kızaran yüzümü, sırtımı verdiğim ağacın dallarının serinliğinde sakladım, şurada soluklanayım dedim. Haziran sıcağının da temmuz sıcağından kalır tarafı yok. Güney illerimizde

asfaltların eridiği, üzerinde yumurta pişirildiğinin resimlerini paylaşıyor gazeteler.

Haber kanalları ormana, parklara, sahillere akın eden aile resimlerini vererek şehrin sıcağından

ağaçlık ve serin bölgelere taşan insan akıntısının haberini geçiyorlar. Tıpkı salça,

reçel kaynatan kazanın taşa taşa yarıya indiği gibi. Şehir, kaynama kıvamında.

Boşalıyor. İşine, evine yürüyenler güneş başlarına geçmesin diye gazete, şemsiye

tutuyorlar.

İlkokul çocuğu, masumane bir yüz. İki kolu bana doğru uzandı. Nazikçe, az duyulur tarzda.

-Alır mısın ağabey?

-Nedir o?

-Çikolata.

-Ne kadar?

-Elli kuruş, iki tanesi bir lira.

-Hava bunaltıcı sıcak. Bu sıcakta erimiş olmalılar. Gölgede satsaydın bari.

Ağacın gölgesine çektim. Suç işlemiş gibi başını yere eğdi. Elimi dokundurdum, mini

paketler cıvımış, yumuşamış. Sıcağa direnç gösterememiş.

-Adın ne senin?

-Abdullah! Muhammed Abdullah!

Sıcak, çikolata, Muhammed, çocuk… Çözmeye çalışırken

adının Muhammed Abdullah olduğunu deyiverdi bir çırpıda. Zayıf yerimden, en zayıf

tarafımdan yakalayıverdi.

Bu iki ismi duyunca yüzüne biraz daha dikkatlice baktım. Günah işlememiş,

tertemiz bir hali, yeni doğmuş çocuk siması var. Hem Abdullah’a hem de Muhammed’e yakışır şekilde

bakıyor; masumane. Çocuğu doğmadan, doğacak çocuğunu kucağına alamadan, yavrum diye bağrına

basamadan, adını koyamadan, çok istediği babalığı tadamadan, oğlunun kulağına

adını fısıldayamadan, Allah’ım oğlumu senin rahmetine emanet ediyorum duasını

yapamadan, alnına güller gibi dudağından bir buse konduramadan ayrıldı. Toprağa

uzandı Abdullah.

Muhammed mi? Babasız büyüdü. Kendisine anlatılanlardan ancak babasını,

tanıyabildi, anlayabildi. Göremeden, babacığım diye küçük elleriyle boynuna

sarılamadan, şefkatle kucağına oturamadan, kucaklanmadan büyüdü. Bir yanı hep

eksikti. Babasızlık yanı… Yetim olarak gittiği babacığının mezarından, bir tutam dua

bıraktığı babasının mezarından öksüz olarak döndü. Annesiz, babasız. O yaşta o

acılara dayanarak. Ben nasıl her ikisine de yangınsam, anıldığında hasretle gözlerim

nemleniyorsa, özlüyorsam ve de her ikisini de çok ama çok seviyorsam; bu iki ismi

bu çocuğa yakıştıran baba da en az benim kadar düşkün onlara.

Abdullah ve Muhammed’in güzel vasıfları çocuğun yüzüne yansımış.

Kutudan iki tane aldım, bir lira verdim.

-Birini sen ye birini de ben. Boyun büktü tamam anlamında. İki tane daha

aldım bir lira daha verdim.

-Birini sen ye birini de ben…

Bir karış boyuyla koca hararı  taşıyan, iki tekerli aracına çadır çuvalı oturtmuş kâğıt

hurdası toplayan bir çocuk geçiyordu yanımızdan.

-Ben yemeyeyim, birini de buna vereyim, dedi çocuğu işaret ederek. Tamam

dedim ama içimin yağı eridi kendisinden ziyade hurda toplayıcı çocuğu düşündüğü

için.

-Kutunun içinde kaç tane var, hepsini alıyorum? Kâğıt paranın üzeri sende

yoktur. Bozdurmaya da gitme. Hava çok sıcak, sen eve dön. Kitap okuyacak

yaştasın. Şu an gölgede kitap okumalısın.

Araçtan bir kitap çıkardım, uzattım.

-Bu sıcakta bunları satacağım diye çırpınıp yorulacağına evinize git bu kitabı

oku. Bir daha karşılaşırsak okuduğun hikâyeleri sana anlattıracağım. Tamam

mı?

-Sen ne kadar iyi bir abisin?

Ona acıdığımı zannetmesin, acımak bakışım yufka yüreğine oturmasın diye yönümü

çevirdim, hızlıca uzaklaştım yanından.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir