BLOKAJ
Hikâye
Şehir, tencere içinde ekşiyen hamur gibi durdukça dışarı taşıyor; yeşilliği, ağaçları, sonra da ormanlığı yutmak için zorluyordu. İçindeki insanlarla birlikte yaşlanan, kocayan binalarda ise ihtiyarlık emareleri yoktu. Ne sıvalar dökülmüş ne de dökülen beton kurumadan alelacele yapılan balkonlar çökmüştü. Yeri deşip temel kazıp bina yapmaya uğraşmaktansa yukarıya kat üstüne çıkmak daha kolaydı. Kolaylığı seçen insanımız, köyde tarlaya serpiştirilen çocuklarımızı binaya tıklım tıkış doldurdu.
Binanın altına bir spor salonu açılmıştı. El ilanları dağıtılmış, sesli reklamı yapılmış, girişine okul yazı tahtasından büyük bir pano asılmıştı. Kara kara pijama gibi elbiselere ak kemerler takılmıştı. Asker eğitimi gibi yat-kalktan sonra “Ya! Yu! Sa! Su! Hayt!” sesleri bacadan yankılanıyor, sokağa taşıyor, duyanların dikkatini çekiyordu. Çalışma bittikten sonra, hocalarının teşvikiyle dar sokakta kısa bir yürüyüş yapılıyor, canlı reklam etkisi yaratılıyordu.
Spor hocası, ortaokul–lise seviyesindeki gençlere çalışma başlamadan önce konuşmasını yapıyordu. Bu minvalde bir konuşma hemen her çalışma öncesi tekrarlanıyordu:
— Arkadaşlar! Bu spor dalı Kung Fu’dur. Kung Fu, karate, taekwondo, boks, kick boks… Hemen hepsi savunma sanatlarıdır. Spor, saldırmak için öğrenilmez. Spor yapan sinirine hâkim olur. Haksız da olsa girift konuları anlaşarak çözer. Sinirine hâkim olamayan zaten sporcu değildir. Spor gizli bir silahtır. “Ben bu silahı biliyorum, kuşandım” diye reklamı yapılmaz. Kimse başkasının ne silah taşıdığını bilmez, bilemez. Sporcu alçak gönüllü davranır, alttan alır. Tartışmalara karışmaz. Mecbur kalmışsa uzlaşmacı bir tavırla yaklaşır. Bizim sporumuzun amentüsü budur. Aranızda bugünden itibaren kavgaya karışan olursa, benim kadromdan çıkar ve bu salona bir daha giremez.
Başlangıç konuşmasından sonra devam etti:
— Karşıdan gelen ilk saldırıya, yumruğa ya da sopaya nasıl karşı koyulur? Elbette blokajla. Bu bir blok hareketidir. Sağdan gelen saldırıya sağ kolunuzu dik tutarak, soldan gelene de sol kolunuzla blok yaparak karşı koyacaksınız. Karşıdaki saldırgan istediği kadar saldırsın. Siz blok yapacaksınız.
Grubun birkaç gün spor çalışmasından sonra, kaşı bantlı, kafası yaralı, gözü şiş bir sporcu adayına okuldaki sıra arkadaşı sordu:
— Ne oldu oğlum, kafana gözüne?
— Bir kavgaya karıştım.
— Hocan sana dövüşe, kavgaya karışmayın demedi mi?
— Spor salonundaki arkadaşlarım sürekli “Sen iyi blokaj yapıyorsun” demişlerdi. Kavgada da blokaj yaparak üstünlük sağlayacağımı düşündüm.
— Eee, ne oldu da yüzün bu hâle geldi?
— Blok yapmak aklıma gelmedi. Harala gürele daldılar. Gördüğün gibi hakladılar.
— Lan oğlum, “Ben sporcuyum, bana yaklaşmayın” demedin mi!
— Dedim, dedim… Daha fazlasını da dedim.
— Ne dedin daha fazlası?
— “Ben kara kuşak sahibi bir sporcuyum, sizleri ikaz ediyorum” dedim.
— Eeee! Meraktan çatlatma, çabuk söyle!
— Öyle konuşmam onları daha çok kışkırttı. “Biz siyah kara kuşak, siyah kuşak dinlemeyiz; adamı döveriz” dediler.
— Henüz beyaz kuşaktasın, değil mi?
— Yalan söylemek bana yakışmazdı. Yedek siyah kuşağım da vardı. Malzeme satan mağazadan fazladan siyah kuşak almıştım.
Sesleri ve görüntüleri sokağa taşan, hayranlıkla izlenen spor salonunun sahibi ve hocasıyla bizim arkadaş konuşmuş. Haftada üç gün çalışma karşılığında belli bir fiyatta anlaşmışlar. Karanlık çöküp sokak sakinleri evlerine çekildikten, salonun kadrolu öğrencileri dağıldıktan sonra salon bize kalacakmış. İstediğimiz gibi, istediğimiz kadar çalışabilecekmişiz. Kömürlükten bozma olduğu için kat maliklerini rahatsız edici ses yukarıya gitmiyormuş. Sen de bizimle gelir misin? Salonun fiyatını karşılayacak kadar para versek yetermiş. Bizim sporcu arkadaş öyle diyor.
— Fazla kilomuz yok ama en azından ter atarız. Cildimizin gözenekleri açılır. Vücut iki türlü soluk alırmış; biri boğazdan, diğeri deriden.
Biraz koşu, biraz jimnastik, biraz Kung Fu… Karışık şekilde üç ay kadar çalıştılar. Ama çok sıkı. Sesleri, namları, çalışma tarzları etrafa yayıldı. Diğer öğrenciler geldiler, seyrettiler. Hocalarının niyetini anladılar. Gündüz devam edenler geceye dönmek istediler. Bunun üzerine salonun sahibi ve spor hocası:
— Anlaşmamızı tek taraflı feshediyorum. Sebebi, bizim öğrencilerin size doğru akın etmek istemesi, dedi.
O günler gece spora devam edenlerden —kaportacı, kaynakçı, amele, inşaatçı, öğretmen, tekstilci… her meslekten insanlar vardı— bir arkadaş anlatıyor:
— Kadıköy–Karaköy–Eminönü hattında, suyu yarıp arkasında köpükler bırakan bir gemideyiz. Güneş, su, martılar… Mutlu gülümseyen, fotoğraf çektiren, çay içip simit yiyen insanlar… Güverteden bir ses yükseldi. Sonra bağırış, çağırış ve sessizlik. Aldırmadım, seyyar satıcılardan biri reklam yapıyordur sandım. Ama sesin sahibi sesini kalınlaştırarak daha da yükseltti. Kadınlar bela üzerimize sıçramasın diye geri çekildi. Erkeklerden de müdahale olmayınca, sesin sahibi daha da hiddetlendi, meydan okudu, dayılık sattı.
Karışmayacaktım. Karışmamak için salon değiştirdim. Tam kapıdan çıkarken:
— Ulan sizin de… diye başlayıp küfretti. Allah’a, Peygamber’e küfre sıra gelince iki yumruk, iki dirsek, iki tekme… Altıma aldım. Vurdukça vurdum. Dedim ki:
— Sen nasıl benim Allah’ıma, benim Peygamber’ime, benim kitabıma küfredersin! Git kendi bacına, kendi anana, kendi babana… Kendi kendine küfür et. Ama sakın benim kutsalıma dil uzatma!
Çerçevesi değişti. Eli belinde, ayağını sürüyerek uzaklaştı. Yanıma kelli felli, zengin olduğu her hâlinden belli bir adam yaklaştı. Üst cebinden kartını uzattı, kendini tanıttı:
— Seni adresime bekliyorum. Aylık gelirin sınırı yok. Sen belirlersin.
— Bu adres neresi ağabey?
— Pavyonumda çalıştırmak üzere sana iş teklif ediyorum.
— Orada ne yapacağım?
— Fedaim olacaksın. İstediğim kişileri istediğin gibi döversin. Arkanda ben varım.
— Yok ağabey. Yanlış kişiye, yanlış iş teklif ediyorsun. Dünya da dünyalık da gözümde yok. Ben ancak Hakk’ın fedaisi olurum.
*
Bir sertifika töreninde bana söz hakkı verilirse anlatacağım şey işte tam olarak bu olur. Ancak o esnada yazdığım hikâyeyi anlatabilirim. Demlenmeye koymadan, size de anlatmak istedim. 17/ Ocak/2026 Cumartesi