THE SUN SHINE
İkindi güneşi şu an. Seni Sultanahmet Meydanına yetiştireyim güneş batmadan. Biraz da orada, Roma ve Osmanlılardan kalma tarihi binaların arasında seyret. Seni yerüstü tramvayına bindireyim vakit kaybetmeden. Biletler benden…
-Okey! Okey! I ama glad and happy to meet you. (Seninle karşılaştığıma memnun ve mutlu oldum.)
Koynundan deri cüzdanını açtı, kredi kartı arar gibi bir köşesinden çıkarttı, uzattı: This card, is my card, dedi
– I am a teacher.
– Hım.. Oh Dear! You are a Teacher…
İngiltere’ye beni davet etti. Gidersem memnun olacakmış…
Yorgana bürünüp uykunun tadından kopamayan, son dakikaya kadar uyumayı kâr sayan, kovulurum endişesiyle yataktan fırlayarak koştur koştur metroya son saniye binen insanlar…
Tıraşı geçmiş, uzamış, tarak girmemiş dağınık, uzamış saçlar… Yakası içe dönük, ütüyle tanışmamış, buruşuk gömlekli, ayak bağı kopmuş, yorgun gözlerinin kapanışına direnemeyen kirpikler… Başlarını bacaya dayamış, yarım bıraktığı uykusuna metroda kavuşmuş, elleri kucaklarında, omuzları küçülmüş iki büklüm bedenler…
Değirmen taşına, öğütülmeye doğru yuvarlana yuvarlana dirençsiz akan buğdaylar gibi insan yutan Metronun ağzı Salı Pazarı… Sıcaklığı henüz kaybolmamış, buharı camekana dolan, bol susamlı, arasına zeytin, peynir kıstırılmış taş fırın simitler… Pamuk marka açma, halkalar… Kedi çağıran, kokusuyla “al beni ye” diyen, kekik kokulu, çörek otlu, peynirli, patatesli poğaçalar… Beyaz bastonlu, siyah gözlüklü kalem tutan, tek noktaya bakan çantalı seyyar… Ayakları yalın, burnu akan, soluk yüzlü, bakımsız mendil kullanmayan, kağıt mendil satan çocuklar…
Sabah gidiciler, akşam geliciler; benim gibi… Erken yolcuları hepimiz birbirimize benziyoruz. Çalışan, yorgun yaşayan yolcularız. Trenin daimi yolcuları… Ölgün bakışlarla gözlerimiz dışarda. Hışırı çıkmış bedenimizi taşıyamayan bir sağ bir sol değiştirilen ayaklar….
Hamile kadınlar, Yaşlı nineler, dedeler, hanımefendiler, iki elinde iki çocuğuna sahiplenen beyefendiler…Hesapta boş koltukta uyuyup son durağa kadar gitmek de var. İlk durakta binmek avantajıyla koltuk tutup bacak bacak üstünde oturmak, uyuyormuş gibi yapmak
Ne kadar yorgun olsam da uyur rolü yapınca vicdanım isyan ediyor, kendime kızıyor, kavgaya tutuşuyorum nefsimle: “Ne vicdansız adammışsın be!” Savaşı sevmiyorum, sık sık dalaşa girmemek için oturmuyorum boş koltuk olsa bile..
Öğle saatleri aracın içi nefes alıyor akşama nazaran. Mendil satıcıları… Klarnet çalan çocuklar, göğüslerine mandalladıkları selofanlı resimli kağıtları göstererek: “ Otizmli çocuğuma ömür boyu bakmak zorundayım, alt bezi, yiyecek ve ilaç parası vermek isteyen duyarlı hayır sahipleri sizlerin kıymetli bir dakikanızı almak istiyorum müsaade buyurursanız… “ oltaya yaldızlı cümleler takan merhamet avcıları, bela savarlar… En iyi dileklerle sevgili kavuşturanlar… Ezberletilmiş kelimeler…Kasetten çıkar gibi mekanik… Anlattıkları inandırıcı değil. Kendilerinin bile inanmadıkları belli. “Bana inanmayın, ben bile inanmıyorum” diyor tınısı, ses rengi…
Akşam iş dağılımında yorgun, bitkin ayaklarımızla, okul dağılımı süratiyle bizi eve ulaştıracak araçlara yöneliriz. Sanki son günün son treniymiş gibi bedenimizi ağzına kadar dolmuş araca atarız. Arkamızda patlayan yanardağın lavları akıp geliyor bizi yutmak için… Biz de trene binince kurtulacağız… O kadar aceleciyiz iş dağılımı… Beş dakika erken binmeyi kârdan sayarız. Metronun akşam ve sabahki hali bizim akşam yemeği tıkıştırdığımız midemizin hali, aynı…… Akşam telaşı başka, sabah aceleciliği bir başka bu tren yolcularının.
Martın ilk haftası, cumartesiydi o gün. Öğle güneşinin sıcaklığı ikindi serinliğine doğru kayıyordu. Mart, martlığını yapmamış, yerler kar ile kaplanmamış, sular donmamış, sobalara yakmak için henüz kazma kürek sapı doldurulmamıştı. İyi biliyorum cumartesi olduğunu. İşten erken çıkmıştık çünkü. Yarım gün çalışırız cumartesileri. Diğer günler, akşamın alaca karanlığında salarlar bizi. Paydos saatimiz 19.00. Cami hocası akşam minareden indikten sonraya denk gelir. Üzerim yüklüydü. Bir hafta çalışmanın verdiği tatlı yük. Demet küçük de olsa arka cebe indirmiş, şişkinliğin üzerini düğme ile kilitlemiş, süveter ile örtmüştüm. Az olan kıymetli olur. “Kıymetlim benim.” Elimin kiri diyen de var, sevdiklerinden daha çok seven de… O olmayınca iki durak çoğu zaman on durak yürüdüğüm oluyor. Olmayınca canım biraz sıkılıyor; o kadar işte. O, öyle bir şey… Sahibine göre değer kazanıyor. Dervişe, meczuba, deliye, veliye versen yüzüne bakmaz. Ne olur ne olmaz. Toplu taşıma burası.
Dip dibe, birbirimize sürtünmeyelim, dayanmayalım diye sağa sola kıpraşarak tutacağa el attığım yerde aynı boyda bana bakıp gülümseyen bir hanımefendi ile yan yana geldik.
Orta yaşlı, saçlarını dürmüş, bükmüş, at kuyruğu bağlamış, arkaya sarkıtmış. Alnında iki parmak eninde tenisçilerin taktığı enli elastiki beyaz saç bandı, toka. Asker yeşiline dönük gri bir pantolon. Üzerinde boğazına kadar fermuarlı su yutmaz bir mont, montun başlığı arkaya sarkmış. Tabanları yüksek, uzun bağcıklı bir spor ayakkabısı küçürek ayaklarını hapsetmiş… Sırtında seyahat çantası, çantanın bir gözünde katlanmış, muhafazasına sarılmış, yerine yerleşmiş bir şemsiye, bir gözünde yarısı içilmiş su şişesi. Sırt çantasının arka tarafa gelen cepleri, fermuarlı, cıkır cıkır ses çıkaran, minik asma kilitlerle kilitlenmiş. Asker bot kilidinden biraz daha küçük. Pantolonunun yan ceplerinin haricinde diz hizasında kapaklı cepler de var. Komando elbiselerinden ilham alınarak dikilmiş, belli. Bol cepli esvap seyahat esnasında kullanışlı olmalı. İlk anda sporcu izlenimini veriyor… Hareketliyim, kıvrağım, dincim, yorulmam, her yere giderim, üşengeç değilim demenin görüntüsü… Bana baktı. Ben de ona. Gülümsedi. Ben de ona… Yorgun, art niyetsiz gözümün ışıltısı ve tebessümüm güven vermiş olmalı.
-Do you speak English?
Okuduğum, yazdığım biraz da ezberlediğim kelimeler geldi aklıma. Hiç ihtiyaç duymazdım. Öğretmenimiz “Belli olmaz, ummadığınız bir günde lazım olur, imdadınıza yetişir, bir anda iki insan oluverirsiniz” demişti. Belki o gün, bu gündür. “No” deyip sıyrılmak işin kolayı. Ben zoru seçtim. “Yes, some” dedim.
Uçaktan seyyar körük içinde havaalanına inmiş, uzunca kapalı koridordan geçerek metroya binmiş. Yeşilköy, Şirinevler, Bakırköy, Otogar, Kocatepe, Bayrampaşa, Maltepe derken Ulubatlı, Fatih Emniyet, Aksaray’a doğru ilerliyoruz. Kıvrıla kıvrıla yılan gibi, yeraltından… Köstebek yuvası gibi önceden oyulmuş yollardan önce demirli sesimiz gidiyor ileriki durağa, sonra rüzgarımız… Sonra biz… “Biz geliyoruz, biz geliyoruz”…
“Biz bu araca Metro deriz. Yeraltından gider. Az sonra yerüstüne çıkacağız. Toprak üstünde raylardan kayan on otobüs büyüklüğünde birbirine ulaklanmış araçların adı tramvay… Vay anam vay… Amma da uzunmuş bu tramvay… demiş köyden gelen, ilk defa binen biri… Sonra denizi, boğazı görmüş: İstanbul’un akarı, deresi amma da büyükmüş demiş. Bunu İngilizce nasıl söyleyeceğim? Boş ver, İngiliz nükteden anlamaz zaten. Tramvayla dört, bilemedin beş durak sonra ver elini Ayasofya, diyeyim yeter.” Ama nasıl söyleyeceğim, gel bir de bana sor. Kafamda bir sürü kelimeler uçuştu. Yere konanları size aktarayım yeter.
– I may make some mistakes, please don’t laugh. (Biraz hata yapabilirim, lütfen gülmeyiniz.)
– You’re welcome! I understand you. (Önemli değil! Ben sizi anlıyorum.)
-And. I understand you. I understand you. (Ben de sizi…)
– Does this vehicle go to Sultanahmet Area, Hagia Sophia, Blue Mosgue, Grand Bazar? (Bu araç, Sultanahmet meydanı, Ayasofya, Mavi Cami, kapalıçarşıya gider mi?)
-I can help you with that. I would be happy to help you. (Bu konuda size yardımcı olabilirim. Size yardımcı olmak bana mutluluk verir.)
-You get off at Aksaray stop, take the surface tram in Yusufpaşa and reach wherever you want at the and of four stops. (Aksaray durağında iner, Yusufpaşa’ da yerüstü tramvayına biner dört durak sonra istediğiniz yere ulaşabilirsiniz.)
– Today the day is clear… My dear… Not far from here…
Tebessüm etti, sevindi, teşekkür etti.
Aksaray durağında indik. Yukarı tırmanan merdivenler, bir sinema salonunu dolduracak kadar kalabalığı yani bizi küreyerek dışarıya attı. Dışarıya çıkan kadar içeriye dolan var. Sağımızda küçültülmüş banka hizmet kulübeleri; ATM ler, solumuzda metroya binmek için manyetolu, para yutan kart dolum makinaları… Sıraya giren sabırlı insanlar…
Kadın yanımda. Bana güven duydu. Türklerin sıcakkanlı, kolay iletişim kuran ve kurulabilen insanlar olduğunu bir yerlerden duymuş olmalı. Okumuş da olabilir. Her yeri lambalarla aydınlanan karanlık metrodan aydınlık meydana… Doğal aydınlığa, gün yüzüne… Güneşin tüm vücuduyla endam edip ifil ifil aydınlattığı meydana çıkar çıkmaz çığlığı bastı:
-The sun! The Sun! The sun! Ayyy! The sun!
Çanta omzunda, gözleri havada. İki tur döndü kendi etrafında. Kollarını açtı, kavuşturdu sevdiğine sarılır gibi.
-Oh! Oh my God! The sun! The sun! I am very happy. The day, all day.. The sun!
Yüzü güldü, gözleri güldü, Ayakları ile dans eder gibi tempo tutturdu sevincinden.
-I don’t believe, I don’t believe. The sun shine!
“Bu güneş sabahtan beri burada. Tepemizde yumurta pişiriyor. Gün sonuna doğru, giderayak kızıl elma olup asılı kalacak. Suya gömülür gibi batacak etrafını kızıla boyayarak… Bir görsen… “ diyeceğim ama nasıl? “The sun shine” ya… O sun her sabah Üsküdar pencerelerini alevlendirerek üzerimize doğar, Boğazı kaynatır, Sarayburnu’ndan tepemize iner, Aksray’da kaçacak, sığınacak serin, kuytu yer ararız. Eyüpsultan sırtlarından gözlerini kızartarak gider. Her gün. Ama her gün… Biz bilmeyiz kıymetini… Değerini… Güneşsizlik yaşamamışız… Elinde fotoğraf makinası, sabah doğuşundan akşam batışının güzelliğini sabitlemeye çalışan güneş aşığı bir Japon, çifte şemsiyeli Kanadalı, şapkalı Hollandalı, içine kadar ıslanmaya alışık bir Almanyalı, senin gibi bir İngiliz gelir; o zaman biz, güneşin kıymetini biliriz… Biliriz de ne yaparız…”
Meydanda, camiye yakın yeşillik alanda güvercinler için tahıl saçılmış. Bayat ekmekler ufaltılmış, didiklenmiş, ıslatılmış kolay yensin, yutulsun diye. Güvercinler kafile halinde iniyor yemleniyorlar. Peşlerinde badi badi koşan bebekten ürküyor, kalkıyorlar kanat parçaları saçarak. Tekrar iniyor havada iki tur atarak. Tahıllara hücum ediyor, kursaklarına dolduruyor masumlar. Aceleyle saçılı yemlerden bir ibikliyor, iki etrafına bakınıyorlar. Tedirgin… Kuytuya sinmiş, varlığını gizlemiş iki de kedi var avının gaflet anını sinsice kollayan… Siperde ava yatmış kedileri görünce sevinçten saçını sağa sola savuran kadını, dört durak ötedeki “Blue Mosgue” ye dört saatte götürecek gözlerini para bürümüş dolarsever sarıbelâ taksicilerden korumak geldi içimden.
Gökyüzü rengi gözlerinin siyah merceğine güneşi küçültmüş. Işıldıyor. Yüzü aydınlık…
-The sun! The sun!
-Run! Run! Run! İt’s the afternoon sun right now. Let me bring you to Sultanahmet Sguare before the sun goes down. Watch a little bit there, among the historical buildings from the Roman empire and Ottoman periods. Before the sun goes down… Let me put you on the overground tram without wasting time. The tickets are from me..
İkindi güneşi şu an. Seni Sultanahmet Meydanına yetiştireyim güneş batmadan. Biraz da orada, Roma ve Osmanlılardan kalma tarihi binaların arasında seyret. Seni yerüstü tramvayına bindireyim vakit kaybetmeden. Biletler benden…
-Okey! Okey! I ama glad and happy to meet you. (Seninle karşılaştığıma memnun ve mutlu oldum.)
Koynundan deri cüzdanını açtı, kredi kartı arar gibi bir köşesinden çıkarttı, uzattı: This card, is my card, dedi
– I am a teacher.
– Hım.. Oh Dear! You are a Teacher…
İngiltere’ye beni davet etti. Gidersem memnun olacakmış… Burnumun direğini sızlatan doğduğum kente gidemiyorum ki… İngiltere’yi nereden bulacağım? Çalışan bir adamım. Bir hafta işe gitmesem acısını altı ay çekiyorum. Geçim derdinde bir delik açılmaya görsün; zor kapanıyor.