Sunuş: Bekir beyin bende özel bir yeri var. Hassaten SOYLU ÇEHRELER başlığında ve o başlıkla yazmış olduğum yazıların muhataplığı konusunda hakkı var. İkincisini yayınlamak üzere olduğum SOYLU ÇEHRELER kitaplarımın doğuşu onun kişilik ve davranışlarını tarif etmemdeki bir bakış açısından kaynaklandı. O yazılara hayat veren birinci kişi Bekir kardeşimdir.
Hakkında yazdığım yazı neredeyse beş yıl önceydi. Sonrasında yazdıklarımın çıkış noktası olan yazı bir başlangıcı ifade ederken yeni bir eserin de doğum müjdecisi olmuştu. Kendisi için gerekli olan yazıyı benden talep edince ne kadar sevindiğimi anlatamam. Arşivimde diğer Soylu Çehrelerle birlikte en mutena bir zarf içinde duruyor. Zarfı açınca mazrufun önemi bir şimşek çakışıyla işmar etti. Beş yıldır biz Bekir beyle nice yol almış nice buluşmalarla birbirimizi teşrif etmiştik. Daha yakından tanışmış daha bir değerlenen çizginin muhatapları olmuştuk. İlk yazı duygusal ifadelerle gönül cilası sadedinde göründü gözüme. Bu sabah geliştirerek yeniden düzenledim Bekir Tuncer Salihoğlu yazısını. Dört başı mamur bir sunum oldu. Bekir Bey için ne yazılsa azdır kavlince ucunu açık bırakarak bu Soylu Çehreyi yeniden nazara veriyorum. Kabul ola…
— Mahmut TOPBAŞLI
SOYLU ÇEHRELER- 1 / Bekir Tuncer SALİHOĞLU
Birkaç güzel insan için şu mısraı “Berceste söz” sayarım. Sayıları az da olsa bu mısra ile anlattığım, bu ifadenin çehrelerine pek bi yakıştığını düşündüğüm güzel insanlar var.
Onların çehresine bu hâl nasıl yakışıyorsa, benim mısraım da bu hâli anlatmaya yakışıyor.
“Ezberimde yüzündeki tebessüm,
Boynu bükük bir bilinmez âlemdin…….”
Dost çehresine yakıştırdığım bu mısralar ve devamı önce rahmetli babam için dudaklarımdan döküldü. Bir evlâdın babasını böyle hatırlaması ne büyük saadet diye de düşünüyorum.
Bu girizgâhın ardından Soylu Çehreler etiketimin altını dolduracak duygularımı paylaşmalıyım ki o güzel insanları niye öyle ifade ettiğimi anlatabileyim.
Günlük hayatımızda kendisiyle bir arada olmaya can attığımız, kendisiyle bir arada olunca mutlu olduğumuz, ferahladığımız, rahatladığımız, enerji dolduğumuz, elimizin tersini daha fazla kullandığımız muhteşem gönüller vardır. Her birimiz için bu böyledir bence. Dost diyoruz onlara… Arkadaş diyoruz, ağabey diyoruz, hocam diyoruz, üstadım diyoruz. Eşim diyoruz, evlâdım diyoruz.
İşte SOYLU ÇEHRELER ifadesi o insanları anlatıyor bizlere…
SOYLU ÇEHRELER’İ yani…
Beni bu duygularımı yazmaya götüren asıl kişi; babamdan başlayıp birçok güzel insanı yazmama vesile olan bir başkası. O’nu da çehresine pek bi yakışan güler yüzüyle tanıdım. Tabii önce uzaktan… Gıyabi tanışmamızın vicahiye dönüşmesinden önce yaşadığım duygular, sözünü ettiğim mısranın çağrışımlarıyla yerli yerine oturmuştu. Edebiyat, sanat ve kültür çevrelerinde onu hep görürsünüz. Ben katıldığım her etkinlikte mutlaka görüyorum.
Böyle toplantılardan birisinde yalnız kaldığımı hissetmiştim. Yakından tanıdığım kimse yoktu. Gözümün ucuyla kapıyı kollarken kocaman bir tebessüm kapıdan giriverdi. Dünyalar benim olmuştu. Ama henüz tanışmıyorduk. Bu bile nefes almama yetmişti.
Bir başka faaliyette kalkıp yerini bana verince de sevincim bir başka oldu. Sıcak muhabbetlerin insanı olmak ve benim mısraımı hak etmekte kolay değildi tabii. Ben yerini bana vermesinin mahcubiyetini yaşarken, koyacak yer bulamadığım boş çay bardağını da gelip elimden almasın mı? İşte dedim “Hadim ül Edebiye.” Gerçekten de tam bir Hadim ül Edebiye idi benim gözümde. Tabi anlattıklarım gözlemlerimin cüz’i bir kısmı. Başka anı ve anekdotları da hatırlamam mümkün olabilir. Yeni yayınlamış olan kitabımı imzalayıp kendisine takdim ettim. “Hadim ül Edebiye”…… diye başlayan bir ithafı nasıl karşıladığını bilmiyorum. Lakin yazarken gerçekleşen tevafuku paylaşmadan geçemeyeceğim. “Edebiye” sözünü sehven “Ebediye” olarak yazmışım.
Yani değerli gönül insanı, edebiyatçı/hikâyeci Bekir Tuncer SALİHOĞLU Bey; edebiyatın yanında Ebediyetin de hadimi olduğunu hatırlatıverdi tevafuken. Bil vesile bu yazının/yazıların vücut bulmasına da zemin hazırlamış oldu. Müteşekkirim.
“EZBERİMDE YÜZÜNDEKİ TEBESSÜM…….” diyorum ya şiirimin girişinde, bu mısra Bekir Tuncer’in yüzüne pek yakışan o sıcak tebessümün, o ışıltılı bakışın birebir karşılığı gibi duruyor. Bekir kardeş ne zaman aklıma düşse önce tebessümü geliyor gözümün önüne. Güven veren, itimat telkin eden bir avuç tebessüm… Ve ardından o bir avuç bıyığı arzı endam ediyor huzura…
Bu simadan, bu Soylu Çehreden nice güzellik dökülüyor nice iyilik dağılıyor. Sade sosyal ilişkilerde değil, hayatın her alanında bir iyiliğin/güzelliğin içinde bulunuyor. Edebiyat programlarında en munis haliyle görüyorsunuz. Çantasında taşıdığı kitaplarından eşe dosta hediye sunuyor. O çoğu yaşanmış hikayelerini kaleme aldıktan sonrasını da ihtiyaç olan her köşe bucağa eriştirmenin gayretini kuşanıyor. Kitaplarının ulaştığı elleri, illeri, gönülleri takip edip Hadim ül Edebiye deyişimi her an yaşıyor. Meselâ; hapishanelere özel bir önem verip kader mahkumlarına sessiz bir iyilik eriştirme derdinde. Üniversite öğrencileri için eserlerini sebil eden bir yürek… Gönül Coğrafyamızın sınırsız büyüklüğünde bir gayretle nerede kurulacak bir Kütüphane varsa ilk ulaşanlardan olma dirayeti… Sessiz (reklamsız), tebessümle…
Hikayeci ama hasbi… Yüreğinden dökülenler bir kurguya ihtiyaç duymadan sarıyor okuyanı. Çünkü bizi yazıyor. Seni beni bizi! Sokaktaki, yanı başımızdaki yurdum insanının yaşayışını, ruh halini/içini dışını derin tasvirlere ihtiyaç duymadan birebir resmediyor. Tanıdık/bildik ifadelerle tabloya dönüştürüyor.
Al sana Yürek Sızısı / Çakı Çakmak Ayna Tarak…
Alsana Bizim Kral!
Alsana Beş Çayı, Gelincik….
Tanıdık geldi mi, bir sıcaklık hissettiniz mi? İçiniz ısındı mı başlıklara? Her birinde ortalama 15 hikâye var. Ben Bizim Hikayemiz diyorum. Yusuf Bilge Gizemli Hikayeler demiş… Kendisi alt başlık olarak Sırlı hikayeler diyor ve her birine bir gerdanlık iliştiriyor. “Sevgiden Beslenir Kalbim” demiş mesela… “Dertlerimle Mutluyum” demiş.
Toplum hayatından kesitler. İnsan hayatına dair gözlem ve tespitler, özellikle güzel davranışlar ve huylar. Tiplemeler özel seçilmemiş, giydirilen roller olduğu gibi olağan, tabii… Anlatım rahat mı rahat. Sanat için değil hizmet için harcanan alın teri ve emek… Tiyatroya olan ilgisi bir anda yansıyor satırlara. Okurken seyreder gibi oluyorsunuz. Kendinizi içinde bulmak değil, içinden bakmak gibi bir yerdesiniz.
Bekir Tuncer bu hikayelerin anlatıcısı. Yaşadığı bir olayı bile gözlemi, tespiti diye sunarken kendi yaşanmışlıklarını öne çıkarmıyor. Kendi yaşanmışlıkları içindeki “benlik” işleri örtmeye gayret ediyor. Yani reklama yer vermiyor. Merhum Sezai Karakoç’un yakın muhibbi. Dizinin dibinde, çok çok huzurunda ama bir köşede tebessümde, tefekkürde. Neyse ki son dönemde hatıralarını anlatır oldu da benim mizanıma denge geldi. O hatırlarını yazmasını istemek hakkımız var. Merhum Osman Akkuşak ağabey de bunu isterdi bence. Hatta istemiş, vasiyet bile etmiştir diye düşünüyorum.
Birazcık da siyasete bulaştı, kişilik yapısı bence münasip değil. Siyasi figür olmak etiketlenmeye sebep oluyor. Çevre üzülüyor hatta kırılıyor. Savunma refleksi ortaya çıkıyor. Soylu Çehreler’de kalmak en güzeli… Sanat edebiyat neyimize yetmiyor. (Bunları bunca dostluğa/muhabbete rağmen kendisine söyleyemedim. İlk duygularım yıpranmasın diye tuttum kendimi. Silme/değiştirme hakkı var elbette)
Nice eserler için Rabbimden sağlık, güç kuvvet ve hayırlı bir ömür niyaz ediyorum Bekir kardeşime.
Ezberimde yüzündeki tebessüm…
Mahmut TOPBAŞLI