İTİN OĞLU

Siyah önlük, beyaz yaka tek tip elbiseli beş yıllık ilkokul bitmiş, asfalt yollardan ulaşılan ilçenin merkezindeki ortaokula yazılmış, gri pantolon, lacivert ceket, beyaz gömlekli kravat dönemi başlamıştı. Altı yıllık orta lise iç içeydi bu okulda. Kendisine küçük öğretmen süsü vermiş, aynanın karşısında öğretmen taklidi yapar olmuştu. Sıra arkadaşı Ahmet’le kaynaşmış, defter, kitap temin etme, ödev yapma, dersle ilgili bilhassa matematik konusunda birlikte ders çalışarak samimiyet kurmuş, canciğer olmuşlardı. Babalarını yakından tanıma, çalıştığı işyerinde ziyaret etme, onlarla hayata dair sohbet etme konusunda anlaştılar. Ahmet önceliğin kendisine verilmesini rica etti Veli’den.

İlçe kurulurken planlı olsun diye bilerek mi belli bir yerleşik düzene geçildi yoksa kendiliğinden mi bu şekilde oluştu bilinmez. Kuşbakışı bakılınca en uçlarda elma, kaysı, beyaz kiraz, ceviz bahçelerinin, koyu yeşil renkli bölmeleri, meyve ağaçlarının yüklü olduğu bölgelerdi. Ondan önce de şehre girerken ayçiçeği, pancar, tahıl, yer fasulyesi, nohut, soğan, domates gibi suyu seven sebzeler, güneşi tam cepheden gören ağaçsız arazilerde yetişiyordu. Kıraç, taşlık, tepelik ayak değmeyen yerlerde toprağı patlatan domalan mantar gibi birkaç höyük de göze batardı. Orası cezaların çekme yeriydi. Hapishane. Oldukça uzak ve ipil ipil güneşin vurduğu verimsiz arazilerin tam ortası.

Mal pazarı adıyla bilinen, küçükbaş ve büyükbaş hayvanların, saman ve yemlerin satıldığı bölge… Hal, buğday pazarı, sebze pazarı, bakır işleyen kalaycılar… Girişinde salahhane -kesimhane- yazılan kasaplar çarşısı… Terziler, zücaciye, baharatçılar… Bedesten diye isimlendirilen tuhafiye ve manifaturacılar büyük ve tarihi caminin etrafına sıra sıra yerleşmiş.

Her çarşının kendisine has kokuları var. Bakırcılar çarşısında ezik büzük kaplar çekiç, tokmak gibi özel aletlerle düzeltilir. Dövülen tencere, tava, kazan seslerinin yanında parlatılan, kalay yan malzemesi toz nişadır ve tuzruhu kokuları. Kap kacağın tavlanma, temizlenme ve kalaylanması sırasında ateşi harlayan manda derisinden yapılmış körükle pompalanan alevli kömürler. Genzi yakacak, ferahlatıcı baharat, kurumuş çiçekli ıhlamur, şifalı yabani ot kokuları… Ağızlarında birer parça iplik, parmaklarında metal yüzük, ellerinde iğne ile dükkân dışında, sandalye üzerinde oturan teyel dikiş diken çıraklar…

Ahmet’in her gün geçtiği bu sokakları adımlayarak “Kuzucular Manifatura” yazan mağazadan içeri girdiler. Veli’nin gözlemine göre; mağaza düzenli ve büyüktü. İçerisi dışarıdan daha aydınlıktı. Naftalin ve yün kokuyordu. Kanlı canlı satıcı tezgâhtarların, ellerinde tahta metre ile kumaş ölçen, paket yapan yüzler tebessüm halindeydiler. Alınları düz, elleri pürüzsüz, yanakları beyazdı. Güneş yanığı, susuz kalmış toprak gibi çatlak ve çukur oluşmuş alın çizgileri, kavlamış, kararmış derileri yoktu. Yüzleri kırışık, elbiseleri buruşuk, tozlu, çamurlu, yamalı değildi. Giysilerde güneş solgunluğu yoktu. Daha yeni alınmış, bayramlık giyinmişler gibiydi. Raflar kütüphanede dizilen kitaplar gibi düzgün, sıralı kumaşlarla doluydu. En üst rafta köylü kadınların şalvar diktirdiği iri güllü pazen kumaşlar dikey dizilmişti. Pijamalıklar, kalın, gözenekli, naylon ipliklerle örülü perdelikler, döşek, minder örtüleri, ipek gömleklikler, beyaz kefenlik çiften humayın bezleri… Pamuktan dokunmuş ceplik astarlar ayak hizasındaydı boz bulanık olmasından. Göz hizasında, göze batar şekilde damatlık ve ona yakın albenili gelinlik kumaşlar…

Ahmet, dükkâna girer girmez kendisine seçtiği bir istikamete doğru koştu, “Kasa” yazan masada oturan babacan bir adamın uzattığı eli öptü.

-Baba! Sana bahsettiğim sıra arkadaşım Veli.

-….

Pasta, muhallebi, sütlaç, kazandibi gibi ayakta yenebilen atıştırmalıkların biri gitti biri geldi. Yer misin, diye sorularak ne ikram etmişlerse:

-Ondan bizde de var. Annem akşamları yapıyor, acıkmadım, dese de az yiyor, görmemişin oğlu her gördüğüne saldırır denmesinden korkuyordu. Bu hafta da “Benim babama gidelim, onu yerinde ziyaret sözüne binaen sıra arkadaşı Veli’nin babasının bulunduğu mekâna geldiler. Veli, demir kapının dışarı sarkan ipini çekti alışkın olarak. İpe bağlı dil, yuvasından çıktı, kapı gıcırdayarak açıldı.

Boylu boyunca uzanmış yatan babasının yanına çöktü tıpırtısından rahatsız olmasın diye. Ahmet’e “Çök” işareti yaptı. Yorgun babasını uyandırmamaya özen gösterircesine Ahmet’e, merak ettiği babasını anlatmaya başladı. Babamın kasketi var. Kaşı kayık, aşağı eğik. Yıkık kaşlı. Yorgun olduğu, çay molası verdiği zamanlarda duvara yaslanır, kasketinin kaşını indirir, dinlenir. Belki de uyur. Irgat uyuması denirmiş, çok tatlı olurmuş. Orasını bilemem.

Varsın şehir uzak olsun; beş metre fazla olsun diye şehrin dışından bir parça tarla satın almış, tek katlı kerpiç ev yapmış iki oda bir salon, başını sokacak kadar. Tarlanın etrafını selvi ağaçlarıyla çevirmiş. Taze budanmış selvileri yaş toprağa derinlemesine sokunca çilermiş, göğermiş, fidan olmuş boy sıra büyümüş. Ağaç olmuş. Tek damın karşısına, göz ucuna değecek şekilde kümes yapmış; elimizin, soframızın artığı ile besler yumurtasını yeriz diye birkaç civciv koymuş içine. Civcivler, cülük; cülükler, firik; firikler tavuk olmuş zamanla. Altları sıcak olsun gıgı kırılmasın diye içine kuru ot, saman döşemiş babam. Gıgı dedim de daha düne kadar yumurtanın adı gıgı idi. Ben öyle söylediğim için. İlk mektebe gittiğim zaman öğrendim gıgı’ya yumurta dendiğini.

Mektep demişken arkadaşlarımın çoğunun evi okulun etrafındaydı. Yakınlarında. Hatta karşısında olan bile vardı. Okuldan çık eve gir, ne güzel değil mi? Okula gelmem yarım saatimi alıyormuş. Dönerken bir saat… Öğretmenim öyle söyledi. Onun için daha erken, daha erken evden çıkmalıymışım. Ortalık aydınlanmadın… Dersin yarısında sınıfı bölüyormuşum. Sınıftaki dersi. Ben istemez miyim evden çıkıp okula girmeyi, bir uçumla evde olmayı. Ama babam, kümes olsun bizim olsun diye evimizi uzakta yapmış.

Okula ulaşmak için ucu bucağı görünmeyen elma bahçelerinden sonra mal pazarı, buğday pazarı, sebze pazarını geçmem, mezarlığın ucundaki amele pazarının yanından dönmem gerek. Bu ayaklar nasıl dayanır o yola?

Kaymakam liste istemiş. Öğretmenimiz babalarımızın ne iş yaptığını sorduğunda ben bir şey diyemedim. Anama, babam ne iş yapıyor ana, babam gelince uyumadan sor, dedim. O da sormuş. “Varlıklı Reçber” desin, demiş. Arkadaşlarımın babaları zücaciyeci, tüccar, tuhafiyeci, sebzeci, inşaatçı, fotoğrafçı, manifaturacı… bir sürü şey işte… Anama sorduğumda ilkin “Oğlum, baban amale” demişti. Ben de ameleci demeyi aklımda kurarken dükkânı nerede diye soruverdim.

Babamın adı oduncu Kâmil… Baltacı, kosacı, yevmiyeci de diyorlar. Kimin oğlusun diye sorduklarında “Oduncu Kâmil’in” diyorum. Babamı herkes tanıyor. Biraz beli bükük. Eliyle sırtını tutuyor. Gırtlağında yumruğum büyüklüğünde şişlik var. Zaten zayıf, yutkundu mu o şişkinlik bir aşağı iner, çıkar. Gırtlakmış onun adı. Okulda öğrendim, “Vücudumuzu Tanıyalım” bahsinde. Babamın gırtlağı diğer babalarınkinden büyük. İyi mi kötü mü onu bilemem. Sırtüstü uzandığı zaman ilk gözüme çarpan Onun gırtlağı. Yutkundukça ileri geri oynayan gırtlağı. Avurdu göçük, azı dişlerinin olmadığını ağzı açık uyurken gördüm. Elma gibi sert meyveleri bana verirdi. Azı dişleri olmadığı içinmiş. Sık sık öksürür. Öksürdükçe gözleri sulanır, yüzü kızarır, karnını tutar, ikiye katlanır. Öksürdükçe kalın kavakların tuttuğu evin tavanı sallanır sanki. Damın üstüne tünemiş güvercinler uçuşur. Dışarıda pencerenin altında toprak karıştıran cülükler kaçışır. Ciğerden öksürüyormuş. Bizimkisi boğazdan… Bademcik gıcıklaması, nefes borusuna yapışan kıymık.…

Elma bahçelerinde ağaçların altında yonca yetişir. Yonca sırsıl. Bir kere tohumdan ektin mi her sene biter, aynı boya erişir. Kessen de biçsen de boyum kadar olur. Orağın büyüğü. Sapı iki metre kadar uzun. Ucu C gibi. Ama keskin. Adı KOSA. Otların beline vurdu mu kosayı; keser, yere indirir, koca bahçeyi dümdüz tıraş ederdi berberin makinayla kırt kırt saç kestiği gibi. Kosacı Kâmil demeleri ondanmış. Ne baltaya elimi sürdürdü ne de kosaya. “Heves etme itin oğlu, sen okuyacaksın, “ der, yanından kovardı beni. Seyretmeyi seviyordum babamı. Güçlü, kuvvetli… Apo dayının dükkanında tutmazdı beni babam. “Eve dön, itin oğlu, dersine çalış,” derdi.

Oduncu Abdullah Ağa, herkes ona Apo der, haber salınca; o, ağzı bilenmiş keskin baltayı eski püskü bir beze sarar, kürek gibi omzuna atar, benden önce yola çıkardı. Alçıya alınmış kırık bacak gibi yine omzuna atar eve getirir. Baltasını kıyıda köşede bırakmaz aklı ermez çocuklar sakatlık çıkarır diye. Apo, babamın kestiği odunları dükkânının önünde höyük yapar kabala satar. Yarım ton diye satıyor ama yarım ton gelmezmiş yığınlar. Dükkanının adı da Kabala Pazar koymuş tabela yazdırmış kabalacı Apo. Kantara koyalım diyenlere, tartıyla işim olmaz, oduncunun emeği de içinde diye eksik veriyormuş. İki oğlu var; birisi şaşı bakıyor, diğeri yürürken topallıyor. Ayağının biri yarımmış, parmakları yokmuş.

Odunu kesmenin de bir ilmi varmış. Her şey ilim üzerine kuruluymuş. İnsan, aklını çalıştırmalıymış, babam öyle diyor. Başkasının tam gün kıramadığı odunları babam yarım günde kırıyormuş. Oduncu Abdullah, babamın eli carı, hilesiz çalışır diye sık sık onu çağırırmış. Okuldan çıkınca sırtımda çanta babamı seyretmeye giderdim. Kıracağı odunu yere yatırışını, ortadan şaklayışını, kırılan odunların pervane gibi dönerek iki yana sıçrayışını seyre dalardım. Babam, ortadan ikiye üçe böleceği kalın odunu diklemesine koyar, hangi köşesine nasıl vuracağını ölçer, baltayı öyle indirirdi. İnce, çelimsiz oduna olanca kuvvetinle yüklenir kesmeye kalkarsan baltanın ağzı taşa değer, ağzı yamulur, körelirmiş.

Baltaya yaslanır, nefeslenirken, eline baltayı alan, oduncu olamaz, odunları nizamî kesemez der, odun kesim bilgisi verirdi. Aleti başının üzerine kaldırıp indireceği sırada ciğerindeki havayı tamamen boşaltırmış. El, nefes, ciğerden çıkan ses… “Hu, hu, hu.” Hepsi uyumlu olmalıymış. Kesilen odunlar aynı boyda olmalı, duvar gibi dizilmeliymiş. Sobaya atanlara eziyet olurmuş büyük keserse… Oduncunun çocuklarına anlatırken duydum. Bana konuşmaz onlara sır verir gibi anlatırdı. Gözü kitapta olmayanın gönlünde okumak olmaz, kitap okumaz bu çocuklar, bari bir baltaya sap olsalar der onlara odunculuk dersi verirdi. Ben yanına yaklaşınca “Git şuradan İt’in oğlu” der, beni kovalardı.

Bir gün elini yumruk yapıp şehadet parmağını geriye bükerek şişirdi. Durduk yere kafama vurdu “zank” diye. Kapalı gözümde şimşek parladı, kafamda yumurta gibi bir şişlik oluştu. “Ne vuruyorsun durduk yerde? Bir günah mı işledim, “ dedim gözümün yaşını elimle silerek.

-Bak! İt’inoğlu. Hayat, dersini felaketlerle verir. Bu darbe aklından çıkarmaz öğüdümü. İki tip insan vardır hayatta. Biri gücüyle, kuvvetiyle kazanır; diğeri kalemiyle, kafasıyla. Sen kafasıyla kazananlardan ol. Güçten düştüğün taktirde sana ekmek veren olmaz. Kafanla kazanırsan, hasta olsan da yattığın yerde kazanırsın. Fırınında iki tip insan ekmek pişirir. Biri emreder, diğeri emri yerine getirir. Güden ve güdülen. Çalıştıran ve çalışan… El eli temizler. Nihayetinde herkes birbirinin hizmetçisidir. El yıkamak gibi. Çalışan olursan; hakkıyla, lâyıkıyla çalış. Çalıştıran olursan hak yeme. Ot ye ama hak yeme!

Çayır çimen sararıp kuruyunca, ağaçlar yapraklarını döküp altları gazel ile dolunca, bağ bozumu bitince, serin sert rüzgâr gürleyip esince, uğultulu fırtına leğeni, kâğıt küreği, mandallı çamaşırları savurup çatıdaki kiremitleri sökmeye başlayınca kış hazırlığı başlar; sobalar kurulur, odun kömür evlere taşınır. Yere iki karış kar, serilinceye kadar, babam odun kırar.

Çoban değneği büyüklüğündeki balta sapına astığı bir de çıkısı olur babamın. Amele çıkısı… Yufka ekmeğe dürüm yapılmış halde. İçinde öyle yemeği; haşlanmış yumurta, domates, iki dal biber, kibrit kutusu kadar peynir… Anam sararmış.

Başkalarının babaları okula sık sık gelirdi çocuklarının elinden tutarak… Çocukları küçükse kucaklayarak. Çok bekledim babam gelsin, okulun girişinde karşılayayım, arkadaşlarıma, “İşte güçlü kuvvetli bu adam, benim babam!” diyeyim. O, hiç gelmedi okuluma. Kızar, bağırır, azarlar diye korkumdan soramadım niçin gelmiyorsun diye. Anam dedi ki, baban çalışıyor. O ırgat. İşinin başından ayrılamaz, elin işini yarımlı bırakıp gidemez. Benim babam beni hiç kucaklamadı, kucağına almadı, “Oğlum!” diye. Ben istemez miyim onun güçlü kollarını boynumda görmeyi. Bir dağın bir tepeyi kucaklaması, yan yana durması gibi.

Öğretmenimiz anlatmıştı; bir savaşta, Çanakkale savaşıydı galiba. Gemilerden boşalan düşman askerlerine siperdeki Mehmetçiklerimiz “ta ta ba ba ba ba ba.” diye makinalı tüfeklerle ateş etmişler. Sonra el bombaları fırlatmışlar Bum! Bum! Oğlum! Oğlum! Baba oğul bir olmuş düşman askerlerini püskürtmüşler. Ben istemez miyim babamın beni “Oğlum” diye kucaklamasını. Kucaklamadı. Kendisinden uzak tuttu hep. Sanki hastalığı varmış da bana bulaşacakmış gibi.

Bitkin, bezgin… Eve gelince yorgun, sırtını duvara verirdi sanki bize dargın. Ayaklarını uzatır, dizlerine minder koyardı; sızlarmış. İki kat yün çorabını giyerdi üst üste; parmakları üşürmüş. Halbuki biz şipidik giyer, yalınayak top oynarız daha hızlı koşmak, ağaçlara tırmanmak için. Anam dedi ki; baban yaz-kış, yağmur yaş demeden diz boyu sulara gömülerek sebze suladı, tarla belledi, toprak havalandırdı. Domates, biber, patlıcan, soğan… sebze tarlalarını alt üst etti canını sakınmadan. Kendini korumadı. Beline ağrı, dizine sızı girmiş o zaman. O ırgat… Amele… Kim ne iş için çağırırsa onu yapar. Acısı, ağrısı çok sonraları kendini belli etmeye başlamış. Elini beline atar, sırtını sobaya tutardı belimde yeller esiyor derdi. İnleye inleye…

İlk karnemi almıştım ilkokuldayken. Koşa koşa soluğu babamın odun kırdığı Abdullah amcanın dükkanında aldım. Kollarımı açarak ve koşarak, karnemi havada sallayarak kucaklasın diye … Ona gittim. İnsan sevdiğine gitmez mi? Sevincini babasıyla paylaşmak istemez mi?

-Baba karnem! Hepsi pekiyi baba! Baba, öğretmenim kırmızı kurdele iliştirdi karneme.

-İyi! İtin oğlu. Buralarda siftinme. Sifli sifli dolaşma, eve dön!

“Aferin benim oğluma, desen; şeker, lokum versen… Beni sevsen ya!” diye iç geçirerek ağlaya, zırlaya, eve döndüm. Çantamı attım, okul önlüğümü çiğnedim, karnemi fırlattım. Bendeki bu garip hırçınlığı gören anam:

-Ne oldu benim eniğime? Kanadını kim kırdı benim cülüğümün?

Kucağına aldı, sardı, sarmaladı. Çenesini başıma dayadı, saçımı öptü. Doyasıya ağladım onun kucağında… Hıçkıra hıçkıra…

-Ana! Babam beni hiç sevmiyor? Beni doğurduğuna pişman mısın yoksa?

– Öyle şey olur mu eniğim? Sevmez mi? Her gece sana bakar, üstün açılmışsa; örter. Saçını sıvazlar. Seni çok seviyor. Sana belli etmeden seviyor. Hep o amcan yüzünden…

-Amcam ne dedi babama? Oğlunu sevme mi dedi?

-Amcan babandan önce evlendi. Çocukları olmadı. Alınmasın, gönül koymasın, gösteriş gibi sayılmasın diye baban onların yanında seni hiç kucağına almadı. Hasseyn deden de şahit. Onun yanında da seni sesli sevmedi. Yokmuşsun gibi davrandı. Ben biliyorum, seni ne kadar çok sevdiğini. Yaradan şahit… Oğullar, babalarının yanında çocuklarını sevmezmiş, örfümüz böyleymiş. Saygısızlık, büyüğü hesaba almazlık olurmuş. Hasan Hüseyin dedene sor köye gidince. Onlar orada ekin eker, yonca biçer. Biz şehre göçtük, onlardan uzaklaştık amma sesli sevmemek alışkanlık oldu babanda. O alışkanlığını yok edemedi, eski huyundan vazgeçemedi huysuz adam. Seni ne kadar sevdiğini ben biliyorum. Ceviz ağacından düşüp ayağını kırdığın zaman, hastanede ayağın alçıya alınırken yankılanan ”Baba! Baba!” sesine, bağırmana dayanamadı. Başını duvara dayadı hıçkırdı, çocuk gibi, dedi anam.

Anama tekrar sordum:

-Babam bana seslenirken oğlum, çocuğum yerine “İtin oğlu” diyor. Duymak istemiyorum o tabiri.

-O aslında seni incitmek için değil; kendine büyüklük, gurur gelmesin diye kendi nefsini aşağılıyordu. Ben, bana verilen bu nimetlere lâyık değilim, it’in biriyim. Yaratanın bana emanet ettiği bu çocuk da itin oğlu. Her insanın içinde azgın bir “ben” var. Nefis deniyor ona. Azgın nefis insanlara kötülük yapmayı öğüt veriyor. Baban içindeki o azgın nefse “it” diyor. Kendine sesleniyor “it” diye.

Anamdan bunları duyunca babamın “İtin oğlu” sözü bana batmadı, yüreğimi yaralamadı eskisi kadar. “Kâmil’in oğlu” der gibi oldu.

Biliyor musun, babam bana bir servet bırakmış okumam, okulumu yarıda kesmemem için. Eğer yüksek, çok yüksek okula gidecek olursam, kalın, ciltli kitaplar alamazsam babam; “Evin önündeki selvi ağaçlarını kessin, Ağaççı Abdullah’a kabala satsın itin oğlu” demiş anama. Her Pazar o selvileri suluyorum, büyüdükçe büyüyor. Anlayacağın onlar benim kitaplarım. Kitaplarımı suluyor, büyütüyorum.

Babam şimdi bizim ne konuştuğumuzu duyuyor değil mi? Ölmek, “Yok olmak” değilmiş. Sadece dünyadan bedenen gitmek, başka dünyada ruhen yaşamakmış. Hem orada yaz-kış odun kırmak, yorulmak da yokmuş. Ah babam! Canım babam! N’olur yanımda olsaydı da bana yine yüz kere, bin kere “İtin oğlu” deseydi.

Ahmet sessiz, ruhu dinlendiren yeşillik ve duydukları karşısında şaşırmış, dili tutulmuş soru dahi soramamıştı. Sorsa; acı deşilecek, Veli’nin kuruyan yarası kanayacak, birbirinin içine geçmiş girift acılar depreşecekti. En iyisi susmaktı. Eve dönünce babasına ve annesine anlatacağı çok şeyler biriktirmişti bugün.

Vakit hayli geç olmuştu. Veli, düz taşın üzerine ağaç kıymığıyla acemice yazılmış “Oduncu Kâmil” yazan yeri öptü babasının başını öper gibi. Toprağı sıvazladı, yanağını dokundurdu tümseğe. Ağzını kapattı, derin bir nefes çekti burnundan. Baba kokusunu alabilmek için. Doğruldular, yürüdüler. Demir kapıyı açtığı gibi örterken:

– Ahmet! Sen, sen ol, babana sahip çık. Sana kızsa bile bağırıp çağırmasına, diş sıkmasına aldırma. Haklıyım zannedip sesini yükseltme. “Git gözüm görmesin seni, itin oğlu” dese de yanından gitme. Seyret. Hayran hayran seyret. Sırtını dayadığın dağ dümdüz olunca benim gibi bin pişman olursun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir